Siz hiç düşündünüz mü, hayata başka bir toplumun kucağında gözlerimizi açtığımızda şu anda içinde bulunduğumuz değerleri mi yaşıyorduk?

Evet bol soru işaretli bir yazıya adım atmış bulunmaktayım.

Şu ana kadar gözlemlediğim kadarıyla, ülkeler ve siyasi mecralar müstesna, herkes bir kelimeyi bir rengi bir şeyleri bizim haberimiz olmadan tapulamış. Bizler de bu durumu “hani bunların tapusu kardeşim?” diye sorgulayamayacak kadar kabullenmişiz. Etrafımıza dönüp baktığımızda görüyoruz ki aslında onları farkında olmadan değerlerimizmiş gibi kabullenerek, doğruluğu kesinlikle tartışılır, bir çığır açmışız.

Şimdi “ne diyeceksen açık açık söyle kardeşim” diyeceksiniz. Şöyle açıklayayım; tüm zamanlarda renkler insan ruhunun çerçevesi konumundadır. Biliyoruz ki, psikoloji hatta bizzat toplumumuz dahi renkleri bazı duygularla özdeştirmiştir.

Beyaz; saflık, temizlik. Siyah; hırs, güç aynı zamanda ölüm ve matem. Sarı; gençlik. Kırmızı; aksiyon, tutku… Bu renk muhabbetleri Hayriye teyzeyle çay kahve muhabbeti yaparken bile konuşabileceğimiz konulardır. Ama  Hayriye teyze asla kırmızı giymez, sarıyı ise gençlerin üzerinde gördüğünde “Ne cırtlak renk! hiç yakışmış mı?” diye de tenkit eder. Aynı şekilde biz gençler, bir teyzemiz kırmızı bir elbise giydiğinde garipseyerek “Yaşının erbabı ol be kadın” diye laklaklar ederiz. Tabi bu durum ülkemizin yörelerine göre de farklılık gösterebiliyor.

Tüm dünyanın kategorize olduğu şu zamanlarda neden renkler dahi kategorilere ayrıldı? Atalarımızdan miras olarak mı kaldı acaba? Genel manada soracak olursam; Neden siyahları, kahverengileri, kök yeşilleri, renklerin en koyularını yaşlılara iteledik? Ölecek olmalarının yasını yaşarken tutmaları için mi? Tabi ben naçizane bunları basit bir şekilde açıklamaya çalıştım. Çünkü sizin düşüncelerinizin derinliklerine güveniyorum.

Kim en derini düşündü, sever en canlı olanı (Hölderlin) diyerek sizlere yakınacağım diğer bir konudan bahsetmek istiyorum. Kelimeler ki bazılarının altını çizdiği bazılarının da okumadan geçtiği… Ne yapalım biz bu kelimeleri? Kaldırıp kaynar kazana mı atalım acaba? Ne garip değil mi? Bizim farkında bile olmadan normal bir mânâda kullandığımız kelimeler, bir argo veya bir bölücülüğü simgeleyebiliyormuş. Bundan habersiz gibi davranacağım çünkü çok sığ. Ayrıca bugünlerde inşallah, maşallah kelimeleri alay konusuyken, anladıysam Arap olayım, Arabistan’a git o zaman, barbar, yobaz gibi kelimeler insanlık haklarına aykırıyken normal dedikodu yaparken kullandığımız kelimelerin düzensizliği içerisinde normalmiş gibi kullanıyor. Yine soruyorum, “Peki neden?” kim başlattı bu akımı?

   Aslında konuşamadığımız bir çok konu birilerinin taasuplarına esir olmuş durumda. Mesela “edebiyatçılar yazım yanlışı yapamaz”, “bir de ilahiyatçı olacaksın”, okumuş insanlar cahil olamaz”, “okumamış insanlar köylü”… Bunlar aklıma gelenlerin sadece birkaç tanesi. Belki sizin de farklı şekillerde farklı kıyafetlere bürünmüş bir müddet sonra da değerlerimiz, kurallarımızmış gibi bizi esiri altına almış basit gibi görünse de bizi bizliğimizden ıraklaştıran düşünceleriniz vardır. Sizi, bu düşünceleri gözden geçirmeye ve insanları yargılamadan, onların hayallerini yıkmadan, kalplerini kırmadan anlamaya çalışmaya davet ediyorum. İnsanların konuşmalarına veya yazmalarına bu tür gerekçelerle engel olmamanızı ve elalem kervanına katılmamanızı rica ediyorum. Sağlıcakla kalın.


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin