MUVAZENAT

FAİK DURU

Bunu uzun süre evde kaldığımız, pandeminin en çok hissedildiği dönemlerinde yazmıştım. 


“İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” hadis-i şerifinde nazara verilen nimetleri şu zamanlar çok daha iyi hissediyoruz. Sağlığımızın kıymetini korkarak, korkutularak anladık. Şimdi de, tedbir için evden çıkmayarak kazandığımız, boş vakitlerin değerini bilmeyi öğreneceğiz. Hem böyle zor bir dönemde imanımızın ve karakterimizin; kemali veya kusuru ortaya çıkacak. Mevti, adem-i mutlak sananlar için çıldırtıcı derecede ağır bir tecrübe olabilir, tedbiri, telaşeye; korkuyu, keşmekeşe; hissedilen acziyeti galiz bir öfkeye inkılap edebilirler ama mevtin yeni bir başlangıç olduğunu bilenler krize fırsat vermez, tedbirini alıp tevekkül eder, sırası geldiğinde varlığın son huzmesi olan hayatı sahibine neşve içinde teslim eder.

Dertler, çileler, buhranlar, hayal kırıklıkları, tüm beliyyat üst üste birikerek gelip bizi hayatın kısır döngüsünden, yeknesaklığından, şuursuzluğundan çıkarıyor, uzaklaştırıyor. Hiç değişmeyecek sandığımız tatlı hayat serüvenimiz, karnı tok sırtı pek geçirdiğimiz günler, dört bir taraftan haberlerini aldığımız halde bize zarar vermeyeceğini düşündüğümüz dâhiyeler bir anda bize yönelince sarsıldık! Küçük bazı değişiklikler bile insanı tedirgin edip, üzebiliyorken; -her ne kadar şikâyet etsek de-tozpembe hayatımızı böyle büyük musibetlere tebdil etmek yahut bu musibetleri ensemizde hissetmek, insanın dengesini allak bullak ediyor. Ama unutmayalım ki sevdiğimiz bunca nimeti kaybettiğimiz zaman (yeryüzüne bağlı zincirlerinden kurtulan) ruhumuz göklere yükselebilir. Bir yandan da, birçok zalimin tahtlarının yıkılacağını fark etmek rahatlatıyor insanı; evet ne mutlu ki bu illet güçlü – zayıf ayrımı yapmıyor. Hikmet-i ilahi ile yıkılacak saltanat-ı gadrin, yeniden taht kurmaması da masumların gayretine, cesaretine, fetanetine, dirayetine ve metanetine kalıyor.

Şapkayı önümüze koyup düşününce; dünyayı bu hale getiren biz insanlara, böyle bir tekdir gerekmiyor muydu? Bizim kulak tıkadığımız mazlumların ahı, arş-ı âlâya yükselip gayretullaha dokunmayacak mıydı? İfrat ve tefritin bu kadar çoğaldığı, kemmiyet ve keyfiyyetin dengesinin böyle altüst olduğu, “insanın, eşyada ruhsuz bir kımıldama olmaya mahkûm edildiği” bir çağın düzene konulması zaruret değil miydi? “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah (dönüş yapsınlar diye) işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” ayetinde işaret ettiği gibi yaptıklarımızın karşılığını görmeyecek miydik? diye fehmediyor insan. Ölümlere, açlıklara, sefilliklere, zulmün her türlüsüne, adaletsizliklere, vahşetlere, aç gözlülüklere, haksız kazançlara, terbiyesizliklere, kırılan kalplere… Bir nevi göz yumarak ve hatta ortak olarak zehirlediğimiz diyar-ı gurbetin yüce sahibi, bize bir şefkat tokadı vuruyor olabilir. Çok hızlı yaşıyorduk, daha da hızlanmak istiyorduk, hızımız başımızı döndürüyordu, çevremizi göremiyorduk. İhtiyaren duramıyorduk, cebren durdurulduk. Büyük dava adamı Nurettin Topçu demişti; “İnsanlık sarhoştur, kolay kolay kendine gelemeyecek kadar sarhoş. Onu kendine getirecek hareket, temenni edelim ki insanlığın tarihinde görüldüğü gibi, bir büyük bela, büyük bir musibet olmasın.” maalesef korkulan başa geldi…Bu hengâmda ebed-ül abad tarafına geçenlere tabi ki üzülürüz ama onların, Peygamberimiz(s.a.v)’in müjdelediği gibi, şehit sayılacağını, makam-ı illiyına girmelerinin kolaylaşacağını ümit ederiz. Yani demem o ki; ruhen ve cismen bizi ezen musibetlerden halas olmak için onları gönderene yakarmaya yüzümüz var mı? Bunca cürm işledikten, bunca cürme ortak olduktan veya göz yumduktan sonra nasıl O’nun kapısına yüz süreceğiz…???  Muhtacız; kapısına yüz süreceğiz, yalvaracağız, dileneceğiz… başka varacak istinadgahımız yok, ondan isteyeceğiz. Matlubumuzu verse de vermese de dersimizi talim edip, muvazenesizliği bırakıpdünya ve ukba nazarından Hakk’ı anlayacağız.

-“Bu da gelip geçer…” diyoruz, doğru ama eksik söylüyoruz. Geçer muhakkak ama geçtiğini göreceğimizin teminatı yok. Belki bu yazıyı yazan, belki de okuyan; dünyanın madden ve manen temizlendiği, “kardan aydınlık sabah”ları (ya da dünyanın şimdikinden daha beter hallerini)görmeyecek. Bu ihtimali kabul etmeli hatta buna sevinmeliyiz (sapkınlıklardan, hastalıklardan, savaşlardan, haksızlıklardan, yalanlardan, dolandırıcılıklardan, komplolardan, vefasızlıklardan, sevgisizlikten, yalnızlıktan, semeresiz dünyadan.… nihayetinde bir gün kurtulacağımıza sevinmeliyiz). Buna sevinemememizin, bunu isteyemeyişimizin sebebi gideceğimiz yerin buradan güzel olduğuna iman etmeyişimiz, kendimizi buraya ait zannetmemiz. Masiva bütün satvetiyle bizi faniye bağlayıp, yaşantımıza tahakküm ediyor, habis bir bataklık gibi içine çekiyor, tahir ve tayyib bir mahâle terakkimizi engelliyor. Kendisini oyalayacak evlad-ü ıyali ve malı mülkü olmayan insan daha kolay vazgeçer bu dünyadan, bunun için Allah(c.c.) Kuran’da onların birer imtihan olduğunu söylüyor. Eğer insanı bu süfli cihana bağlayan, oyalayan, yoran, üzen, tul-i emele sevk eden, gözünün arkada kalmasına sebep olan böyle fitneler yoksa başında –şükredip- diğer insanlardan daha büyük bir şevkle dar-ı saadete hazırlanabilir. Dar-ı saadete müştak olan her kul, tam da şimdiki gibi evde daha fazla geçirdiği, evkatını nurlandırmak için; yuvasını paylaştığı kişilerin gönlünü alır, onlarla muhabbetini arttırır, onlara vefa gösterir, ne zamandır konuşup görüşemediği uzaklardaki ahbabıyla da iletişim kurup halini vaktini sorar, hem kendini hem de onları mutlu eder, daha fazla kaza namazı ve daha fazla nafile namazı kılar, ilahi kelamdan ayetler hıfzeder, başta Kuran-ı Kerim ve meali olmak üzere her türlü faydalı kitabı daha fazla okur, öğrenir, uygular, “1 saat tefekkür 1 yıllık nafile ibadetten daha hayırlıdır.” hadisi mucibince Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünür ve Allah’ı daha çok zikreder, ehlisünnet ve aklıselim hocaların sohbetlerini dinler.Tüm bunları yapmaya niyet ettiği halde şu duayı da ihmal etmez; Rabbim sen benim geçmişimi de geleceğimi de biliyorsun, eğer benim geleceğim geçmişimden hayırlıysa yolumu aydınlat, bana yardım et, işlerimi kolaylaştır, eğer benim geleceğim geçmişimden hayırlı değilse uzatma dünya sürgünümü Rabbim. 

Korkuyoruz; kaostan, belirsizlikten, hastalıktan, çaresizlikten, tecrit edilmekten ve ölmekten. Halbuki şimdiye kadar bu hissi hiç bu kadar yaşamamıştık, başkalarının yaşadığı bu hissi görmezden geldik, meta temelli hayat tarzımızda ‘her koyunun kendi bacağından asılacağını’ düşünmek kolaydı(biz asılmadığımız müddetçe). Başkalarının dertleriyle dertlenmek, âsude halimizden taviz verip onlara el uzatmak, ‘mutluluğu, mutlu etmekte aramak’ beceremediğimiz insanlık tavırları arasına girmişti. Şimdi iliklerimize kadar hissettiğimiz acizlik, sıranın bizim ‘bacağımız’a geldiğini düşündürüyor. Bu söz ahiret için de doğru elbet, bu yüzden ilahi kelam “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.” diyor. Bu malumat yalnız kalacağımız mahşer için azimle hazırlanmaya teşvik etmeli; bu malumat birlik olmamız gereken bu dünyada heder olup gidenleri kurtarmaya teşvik etmeli çünkü her koyun kendi bacağından asılır lakin kokusu tüm dünyayı sarabilir.


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin