FATMA ZEHRA AKYİĞİT
Koridorun sonundaki kapı. Gerilim müziği eşliğinde gıcırdayan türden. O bitmek bilmeyen ürkütücü gıcırdayış sona erse, kapı ardına kadar açılsa… Ne görürüm?
Gözlerim acıyor. Uykudayım. Kâbusun ortasındayım ve irislerimin kahve damarlarında kan yürüyor. Göz kapaklarımda mum ışıkları titriyor. Rutubet kokuyor duvarlar. Hiç insan sesi duymamış gibi pür dikkat beni dinliyor zemin. Ağzımdan tek kelime çıkmadı halbuki. Sanki anlıyormuş gibi bilgece bakıyor bana boynundan asılı tablo. Son soluğunu vereli yedi saat olmuş bir ceset kadar gri,mor renkli tuvali.
Yürüdükçe kapı ile aramdaki mesafe azalıyor. Içimdeki korku, bir canavara dönüşüp her an saldıracakmış gibi çullanıyor zihnime. Kapıya yaklaştıkça rutubet kokusu daha da keskinleşiyor. İçeride ne var? Daha önce hiç kimse girmedi mi bu odaya?
İşte, kapının önündeyim. Zihnim bulandıkça bulanıyor. Sesler duyuyorum. Kahkahayla karışık bir ağıt, kulaklarımı tırmalıyor. Kapının koluna dokunuyorum; yağlı, kaygan. Örgü hırkamın kol ucunu avucumun içine alıp o şekilde deniyorum açmayı. Kilidin dili çözüldü nihayet, çıkırt diyerek buyur etti beni. Nereye? Bu odanın adı ne? Neresi burası?
Kabus odalarının kapısı hep mi böyle gıcırdatır dişlerini? Ölü hayallerimizi çiğner gibi. Bekliyorum ki çiğnemesi bitsin de yutsun artık. Gerçekler kalsın önümde tek, unutmuş gibi yapmanın sahte sırıtışı son bulsun.
Açılıyor. Burun deliklerime susam yağı sürüyorum morga girecekmişim gibi. Zira bu odada mezar toprağı gibi buza kesmiş her yüzey ceset gibi kokuyor. Köşede taştan yapılma eski bir şömine var. Yanında yöresinde ne bir parça odun ne bir kıvılcım ateş… İçeri girmeden önce duyduğum kahkahayla karışık ağıt sesinin kaynağını arıyorum gergince. Fakat bu oda terk edilmiş içinde “yaşamayan”lar tarafından. Sevilmemiş hüzünlü yüzü “neşe” bekleyenler tarafından. Sırf bu yüzden saklanmış tüm gülümseyişleri duvara asılı portrelerin ki her biri hayatımda izi kalanlar.
Ay ışığı tokat atıyor suratıma perdesiz pencereden. Gözlerim güneş arıyor lakin gölge, cımbızla teker teker çekiyor kirpiklerimi. Kırmızılar dökülüyor yanağıma doğru çığlık çığlığa. Hayır! Görmek istemiyorum o gölgeleri gölge yapan alevi, yakıyor. Soğuk ve karanlık defter sayfalarında yankılanıyor en son dinlediğim şarkı “Sad But True”. Kısık bir sesle eşlik ediyorum bu gürültülü sözlere.
Kâbus odasının kapı eşiğinde içli içli ağlayan bir çocuk var. Ne zaman geldi oraya? Çıkmak ister mi dışarı? Ya ben?
Kapı! Kapanıyor. Korkularım hâlâ zihnimin ücra köşelerinde hırlayıp duran canavar. Hayallerimin cansız ruhuna gömülü kara kanlı vampir dişleri. Taş şöminede sağuk küle dönüşmüş kâğıt müsveddeleri. Gizemli bir şekilde ortadan kaybolan kahkaha sesi. Duvarlarda suratsız portrelerin silüeti. Yedinci bölümün mağarasında sancıyan körlüğüm. Acı ama gerçekmiş gibi bir kâbus bu. Okşanmayı bekleyen çocuk başı misali eğik başımda kazanlar kaynıyor. Kapanıyor kapı! Bir ayağım koridora diğeri kâbus odasına takılıyor. Ve yığılıp kalıyorum gölgeyi gölge yapan o alevin bağrına. Sarılıyorum gerçek mi hayal mi bilmediğim bir silüete. Ve kapı kapanıyor. Fakat içeride mi kaldım dışarı mı çıktım bilmiyorum.
