– Ân’ı ve mekânı sev, O’nun için.

Ne çok şeyi dert edinir ne çok şeyden yakınır olduk. Nereye gitsek şikâyet! Nereye gitsek hep hayıflanma, nereye gitsek tahammülsüzlük görür olduk. Sahi neydi bu içimizde her şeyin en iyisine sahip olma isteği? Hep ‘ben’li cümlelerle başlayıp ‘ben’li cümlelerle bitirmeye ne zamandan beri alıştık bu denli?! Oysa bulunduğum ân ve mekân emanetim için hazırlanıp çiçeklenmem için değil miydi?…

Her ânımı ve mekânımı benim için var edene şükürsüzlüğümü artırmak değil de penceremi silmekle kolları sıvadım. Fark ettirildi ki, her şey O’nundu. Yaprak dâhi bir hikmetle, ol emrini beklemeden düşmezken bulunduğum ân ve mekândan da öylesine geçiyor olamazdım değil mi? Muhakkak oraya yerleştiren, o ânı, Yaratan vardı. Tefekkür ettim sonra, dedim ki: Ân’ı ve mekânı sev, O’nun için. Neyi O’nun için seversen o şeyi sevesin gelir zaten. Ve tabii ki sevilirsin. Görmek, idrak, şuur… Uzaklaşmasın bizden, daimi artan bir nur ile ikram edilsin. Nerdeysek ve kiminleysek hep güzel olsun, hep Güzel’e gitsin her şey…

Ve bir kez daha fark ettirildi ki: Mekânsız ve ân’sız Bırakmayan’a, ân ve mekândaki kötünün içindeki iyiyi Gördüren’e sonsuz şükürler olsun.


(6 Cemazi-el Ahir 1443/02.15)


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin