İBRAHİM ŞAHİN
Âlemiynin yegâne Rabbi yüce Allah’ın selam, Rahmet ve mağfireti üzerinize olsun dilerim.
Muhabbet edebilmek marifettir bir bakıma.
Kısa kısa da olsa muhabbetleşmeler kalıcı izler bırakıyor hiç şüphesiz, insanın dimağında.
Ancak, insan bu nadide lezzeti biraz daha uzun süre tatmayı ve kalıcı kılmayı da özlemiyor değil.
Bu bağlamda Cuma günlerine has elçiler çıkarmayı diledim yola, hedefi yürekler olan.
Umarım yürek kapınızı da açık bulur geldiğinde.
Cum’a Mektupları (1) Şafak Sancıları
Sevgili dostum, bizleri bir ateş çukurunun tam kenarından merhametiyle çekip alarak birbirimize dost, veli ve yâren kılan, böyle kalmamızı da özellikle öğütleyen, dostluğuyla onurlanılan, nefeslenilen gerçek dostun selamıyla, sıcak, sımsıcak duygularımla selamlamak istiyorum seni bu ilk mektubumda.
Biliyor musun yârenim; mektuplar kimi zaman dert ortaklarıdır dertli yüreklerin.
Kimi zaman birer muştudur huzur ve mutluluk ufkuna dikilmiş gözlerin hasretle gözlediği.
Kimi zaman mektuplar birer penceredir duygu ve düşüncelerimize açılan ve mektuplar birer kutlu eldir dostluk ve dayanışmaya uzanan, ama tüm bunlara rağmen unutulan, boynu bükük, mahsun bırakılan…
Düşünüyorum da dostum; mektup yazmak dünyanın en zor ve sancılı işlerinden biri olsa gerek; Hem merâmımızı anlatabilmeliyiz muhatabımıza, hem de onu kırmadan, yormadan, rencide etmeden hikmetle sunmalıyız bunu ona.
Hem sevgimizi izhar etmeliyiz, hem de kelimelerden oluşan elçilerimizi yanlış anlaşılmaya müsait olmayan, haddini aşmayanlardan seçmeliyiz.
Hem dostluğumuzu beyan etmeliyiz, hem de bunu yaparken samimiyet çeşmesinden sulayarak sözlerimizi, içtenlikli, sıcak, huzur râyihâları sunan tatlı bir meltem estirmeliyiz.
İşte sevgili yârenim şu an beynim ve yüreğim bu sancının kollarında kıvranarak hayat bulmaya çalışıyor seninle söyleşebilmek için.
Sevgili dostum! Seni çok özledim biliyor musun?
Birçok nadide değerin olduğu gibi dostluk kavramının da kimi süfli çıkarlara âlet ve çeşni olarak kullanıldığı, örselendiği, kirletildiği böylesi bir zamanda su gibi, hava gibi, damarda kan, hücrede can gibi ihtiyaç var gerçek dostlara, işte tam bu anlamda ihtiyacım var dostluğuna.
İki satır mektubun, birkaç cümleden oluşan muhabbet tınılarıyla tezyin edilmiş sesin de olsa inan bir hayat öpücüğü gibi gelecek ruhuma…
Sevgili yârenim, kâinatın yeniden nefes almaya başladığı bir zamandan sesleniyorum sana.
Öyle bir an ki: Ruhların gecenin kasvetli kollarından kurtulmaya yüz tuttuğu, kimi ruhların bir güzel doğuma, yeniden vâr oluşa şâhit olduğu, kâinâtın muhteşem bir doğum sancısıyla kıvranarak yeniden hayat bulduğu bir an.
Gece son nefeslerini verirken; karanlığın aydınlığa yenik düştüğü bir an da; İnsanlardan kimileriyle kâinâttaki tüm varlıkların kendi lisân-ı halleriyle şükran sunularına, duâya durduğu, duanın kıblesine kanat çırparak aczini itirafa bir yol aradığı rahvan bir zaman dilimindeyim şu an.
Şafağın bir hayat muştusu gibi göz bebeklerime yansıdığı, tüm hücrelerimle yeni bir hayat ihsanına şükran sunularıyla tutunduğum istisna bir zaman diliminde yazıyorum bu dostnamemi sana.
Bu zamanın gizem dolu sayfalarını, tefekkür anahtarıyla açmaya çalıştığım o sayfaları tecessüsle okumaya başladığımda neler hissediyorum bir bilsen yârenim, bunu seninle paylaşmak istiyorum rahatsız etmiş olmamak ümit ve dileğiyle.
Sevgili dostum!
Görüyorum ki; her şey bir gün aslına dönmek için nefes alıp veriyor hep.
Görüyorum ki; verilip alınan her nefes tutkulu bir koşudur sanki hedefe ulaşabilmek için.
Hedef öteler; rûhun amansız bir kopuşla koptuğu sıla, yani O.
Mü’minlerin her duyduğu ötelere yolculuk haberiyle, yeniden dirilişin kapısına yöneliş, – ölüm – haberiyle “O’ndan geldik ve O’na döneceğiz” itirafındaki özlem ve teslimiyette ifadesini bulan tartışılmaz gerçek…
İşte dostum, geldiği o özge makam ve mekâna doğru çılgın bir koşu içinde her şey; fıtrattaki öze çekim gereğince…
Mâdem dönüş O’na ve mâdem O’nun ağuşunda mesrur olmak var temiz kalındığında; o halde bu yürüyüş esnâsında fiziken yıpranmışlığımızdan dolayı gam rüzgarlarının çürütücü nefesiyle savrulmanın, feryad-u figan etmenin gereği nedir ki?..
Ve madem dönüş O’na ve O’nun katında sayısız ve ebedi nimetlerle nimetlenmek var temiz ve nezih yaşamanın yolları bulunduğunda; o halde burada ulaşamadığımız, elde edemediğimiz geçici menfaatlerden dolayı endişenin boğucu girdaplarında çalkalanmak, isyanın kirleten kokuşturan batağına fütursuzca dalmak niye?..
Sevgili yarenim biliyor musun;
güneşin o gün için doğup batmakta olduğunu biteviye,
suların o gün için çağlayıp akmakta olduğunu,
rüzgarların o gün için esip coşmakta olduğunu,
yağmurların o gün için yağıp, çiçeklerin o gün için meyveye durmakta olduğunu;
yeniden doğuş, yeniden diriliş, sılaya kavuşma, vuslata açılan kapıyı bir an önce yakalayabilme özlem ve coşkusuyla deverân ettiğini hissediyorum kâinatın…
Ya biz dostum;
ya biz ne için uyuyup uyanmakta,
ne için nefes alıp vermekte,
ne için – eskimemize aldırmadan – yolları, zamanı ve duygularımız eskitmekteyiz?!
Biliyor musun dostum; insan bir kıyamet koşucusu, bir kıyamet maratoncusudur âdetâ; her alıp verdiği nefesle kocaman adımlar atmakta, ona doğru koşup, onunla arasındaki mesâfeyi kısaltmaktadır.
Unutmayalım ki ondan kaçmak mümkün değil;
Kâinâtın kıyâmeti o güne ulaşanlarında kıyâmeti olacak elbet,
ama o güne ulaşamayanlarda kıyâmeti ecel şerbetinin tadında bulacaklar,
ölüm atının sırtında karşılayacaklar çâresiz.
Biliyor musun sevgili Yârenim, insan çok garip bir koşucudur kaçtığı yöne doğru koşan.
O’na; hayatın ve mematın, ve dâhi kıyametin sahibine inanmadığını haykıran,
O’ndan, O’nun yörüngesinden, çekim alanından kaçmaya çalışan,
O’na tâlihsiz bir isyan kuşananlar bile O’na doğru koşuyor,
İnkar ve isyânın kışkırtmalarına kanarak O’na sırtını dönüp kaçtığını sananlar da O’na kavuşuyor olduklarının gerçeğine uyanacaklar sonunda…
Savaşanlar, sulh yapanlar, küsenler, barışanlar, oturanlar, koşuşanlar sevmenin ve sevilmenin efsunlu nefesiyle nefeslenenler, nefret iletine müptelâ olarak her söz ve hareketiyle nefret tohumu ekenler, hepsi ama hepsi O’na doğru olan kaçınılmaz yolculukları aşamasında yapıyorlar bütün bunları ve bunlardır O’na sunmak için topladıkları.
Sevgili yârenim biz de O’na doğru yürürken hamallık yaptığımız şeylerin O’nu hoşnut edecek cinsten şeyler olmasına âzami gayret sarfetmeliyiz, geride bıraktığımız izleri ak izler cinsinden seçmeliyiz öyle değil mi?
Kendisiyle dost, kainatla dost ve dostluğun güneşiyle dost olmayı becerebilen herkese ve sana selâm olsun dostum, unutma benim için çok değerlisin.
Beni sıcak yüzlü, muhabbet desenli dostnamelerinden mahrum bırakma tamam mı?
Yârenin…
