İBRAHİM ŞAHİN

Selamların en güzeli ile.
Muhabbet mâbedi olan gönül kapının eşiğindeyim yine yârenim.
Bu ikinci kez çalışımdır yürek kapını. Mektuplarım biraz uzun oluyor biliyorum ama insanın içinde biriktirdikleri çok olunca dili sussa gönlü susmuyor, bir de sözü öz olarak söyleyebilmek olgunluğu ve hikmet bilgisinden nasipsiz olunca insan böyle oluyor işte…
Sana “yârenim” diyorum ya, belki de merak etmişsindir; “Ne demek yâren?” diye ve bakıvermişsindir lügatlere. Ama yine de sözün sıcaklığına, efsununa kapılmış ve araştırma ihtiyacı hissetmeden alıp koymuş olabilirsin dağarcığına diye hatırlatmak istedim mânâsını.
Yâren; “arkadaş, dost, yakın dost” anlamına gelen bir sözdür, bundandır ki; dostlar aralarında muhabbet ederlerken soranlara “Yârenlik ediyoruz” derlerdi bir zamanlar. Şimdilerde ise “Zaman öldürüyoruz” diyorlar kendi sayılı nefeslerini tükettiklerinin farkında bile olmadan.
“Görmeye gelenleri/Hal hatır soranları/sevgili yârenleri/görmez olasın bir gün” diye serzenişte bulunduğuna da rastlıyoruz bir şiirinde Yunus Emre merhumun.
Nasıl da ihtiyacımız var saf, tertemiz, karşılıksız yârenlik edebileceğimiz dostluklara.
Nasıl da muhtacız eksiklerimizle birlikte sevmeye ve sevilmeye değil mi yarenim?
Neyse sevgili dostum, nasılsın görüşmeyeli, sıhhat ve afiyettesindir inşallah?
Sıhhat dedim de, ne kadar şükredilesi bir nimet değil mi dostum?
Hem fiziki anlamda hem de akıl ve ruh sağlığı anlamında sıhhatte olunca insan, neredeyse “başımı secdeden bir ömür kaldırmasam yeridir” diye hissediyor.
En güzel isimlere sahip olan ve bunlardan birisi de Eş-Şâfi’ olan Mevlâmız sevdiklerimiz ve sevenlerimizle birlikte sıhhat ve afiyet üzere kılsın cümlemizi inşallah.
Sevgili yarenim şöyle bir bakıyorum da; etrafımda, ülkemde ve dünyada olup bitenlere; nasıl da kaybettik fıtrî dengelerimizi? Yaratılışımızda var olan muhabbet sıcaklığının yerini nasıl da kapıverdi ihtiras, kin, bencillik, adaletsizlik ve benzeri yüreklerimizi üşüten illetler?
Oysa biz; El-Vedûd, Er-Rahman, Er-Rahim, El-Adl, El-Latif ve benzeri, kâinata ilmik ilmik sevgi, huzur ve adalet dokuyan nice Esmalara sahip olan bir ilâha /Allah’a (cc) iman etmiştik.
Oysa O bize insanca yaşamanın yollarını öğretmişti Nümûne-i İmtisal Muhammed (as) ile.
Ne de çabuk unuttuk inananlar olarak birbirimizin velisi, dostu olduğumuzu!
Nasıl da saçılıverdik imamesi kopmuş tespih tâneleri gibi etrafa!
Nasıl da düşürdüler et ve tırnak, kan ve damar gibi içiçe olan bizleri birbirimize!
Ve nasıl da üşüştüler başımıza doyumsuz bir iştahla iblisin kulları, değil mi yârenim?!…
Onlar; zulmün temsilcileri, insanlıktan kurtulmuş zavallılar, şefkatin ve merhametin yerine hırsı ve şehveti koyanlar, dünyayı bir zulüm arenası haline dönüştüren müstekbirler haklılar yârenim. Çünkü biz açtık yürek kapılarımızı onların vesvese ve ayartmalarına.
O halde; Onlardan önce ferden ferdâ kendi yakamıza yapışmalı, kendimizi kınamalı, kendimize çatmalıyız kaşlarımızı, kendimizi hesaba çekmeliyiz hesaba çekilmeden önce;
Hak yol ve batıl yollar apaçık belirtilmiş/Eşref-i mahlukata iradesi verilmiş/ Yol gösteren kılavuz peygamber gönderilmiş/Kargalar kılavuzun, hangi yol senin yolun/Kendine gel Müslüman Fe Eyne Tezhebûn! (Bu gidiş nereye?) diye değil mi yârenim?
Hani farz namazlarımıza başlarken “Saflarımızı sık ve düzgün tutalım muhterem cemaat!” diye dikkat çeker ya imamlarımız; safların arasına iblis sızmasın diye.
Ya gönül saflarımız sevgili yârenim; nasıl da gevşedi değil mi? Arasında fitneler kol geziyor; şirazesi kaymış, ölçüsü kaçmış takıntılarımızı fırsat bilen müfsitler gürûhu fesada veriyor Nazargâh-ı İlâhi olan Gönül Kâbelerimizi.
İstisnâlarımızı tenzih ederek ifade etmek isterim ki sevgili yârenim, bilgilenmelerimizi gerçek bilginin kaynağı olan Kur’an ve Sünnet ölçülerinden uzak yerlerden edinmelerimiz ya da Vahy-i Kerim’in ekseninden kopuk, kendi meşrebimize göre yorumlamalarımız sonucunda kendi ellerimizle fesada verir olmuşuz değerlerimizi.
Farklı bir birikim veya mektep olma yelpazesinden çıkarıp bağnazlık derecesine ulaştırmış olduğumuz mezhep, meşrep, cemaat, kavim ve benzeri değerlerimiz birlik ve beraberliğimizin değil de firak ve kavgalarımızın fitilini ateşler hâle gelmiş zaman içerisinde.
Biz, bu gereksiz, düzeysiz ve bağlamından kopuk çekişmelerin sığlığında boğulurken hevesin ve şehvetin kulları târumar etmektedirler bütün bir İslam ve insanlık coğrafyasını.
Oysa biz, insanlık içinden çıkarılan vasat, denge unsuru hayırlı bir ümmet olacaktık.
Oysa biz, iyilikleri tavsiye eden, kötülüklerden kaçındıran dost ve veliler olacaktık.
Oysa biz, bir vücudun organları gibi birbirimizin sancılarına karşı duyarlı olacaktık.
Oysa biz, bir binanın tuğlaları gibi birbirimize sırt verecek, dayanışma içerisine girecektik.
Oysa biz, birbirimize karşı tevazu kanatlarımızı gerecek merhameti gösterecektik.
Oysa biz, birbirimizi arkamızdan çekiştirmeyi kardeş eti yemek kadar kerih görecektik.
Oysa biz düşmanımıza karşı bile adaletli davranma erdemini kuşanacaktık.
Cehlin ve vesveselerin ayartıcı efsununa kapılarak, en acısı da zerre miktarı hayrın da zerre miktarı şerrin de zayi edilmeyeceği hesap ve mizan diye bir gerçeğin var olduğunu unutarak bizi biz yapan hayat iksirlerini haramice bir iştahla bir bir yağmaladık maalesef.
Ama çaresiz de değiliz sevgili Yarenim, çünkü çâre biziz.
Çâre; yeniden farkına varmamızdır birbirimizin,
Yeni bir inanç ve heyecanla yeniden hissetmemizdir bir ateş çukurunun tam kenarındayken Rabbimizin Rahmeti sayesinde dost ve kardeşler olduğumuzu.
Birbirimize karşı kâdı gibi hükümler vererek değil de hekim gibi şifalar üreterek, birer gönül doktoru gibi yaklaşmaktır çâremiz.
Ve el ele, gönül gönüle birlikte çıkabilmektir hedefi dostluk ve kardeşlik olan sefere.
Sevgili yârenim, biliyorum, başını ağrıttım, kusura bakma noolur.
İnsan dertleşecek bir can bulunca dilinin düğümü çözülüyor işte.
Her şeye rağmen ümitsiz de olmamalıyız değil mi?
Ne hastalığı yok sayarak içten içe çürümeye terk etmek kendimizi, ne de hastalığı teşhis ettikten sonra umutsuzluğa kapılıp ölümü bekleyen hastalar gibi olmak yaraşmaz bize.
Her derdin bir devâsı olduğu gibi, bir şeyi dileyince ona sadece “Ol” demesi yetecek olan bir Mevla’mız var bizim elhamdülillah.
“Duânız olmasaydı Allah size ne diye kıymet versin ki…” çağrısına uyarak, Mü’minlerin birbirlerine olan karşılık beklenmeyen dualarının müstecâb oluşunu fırsat ve ganimet bilerek, dostluk ve kardeşlik duygularımızı dualarımızın en başına iliştirerek dualaşalım olur mu?!
Dualarımızın kaynağı, diriliş ve hayat bulma noktası yüreğimiz olmalıdır illaki, sonra da dilimiz ile terennüm, yakarış, ama fiili dualarla da aramalıyız Rabbimizin rahmet kapısını.
Haydi o zaman; uzun zamandır arayıp sormadığımız beş kardeş seçelim bu günün muhabbet virdi olarak kendimize ve çalalım yürek kapılarını. Selamlaşıp hal hatır soralım ve sonra da “Sizden birisi Müslüman kardeşine onu Allah için sevdiğini söylesin” buyuran Nümûne-i imtisal, en güzel örnek olan Muhammed Mustafa (sav) efendimizin bu güzel tavsiyesini yerine getirerek muhabbet köprüleri kuralım kardeşlerimizle aramızda.
Unutma; Vedûd olan Rabbimiz de sever kendi rızası için muhabbetleşen kullarını.
Seni önemsiyor ve merak ediyorum sevgili Yârenim.
Yeniden görüşebilmek dileğimle, en emin olana emanet ediyorum seni. 25-03-2022
Yârenin…


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin