İBRAHİM ŞAHİN
Biliyor musun; selam, duâ, muhabbet ve hasretler bohçaladım yokluğunda sana sevgili yarenim. Özlemler bohçaladım candan bir dosta hava gibi, su gibi ihtiyaç hissettiğim zamanlarda. Sanki yanı başımda, tam karşımdaymışsın gibi muhabbet hayalleri kurdum içimdeki kaygıları, sancıları paylaşabilmek için.
Hani şâir demiş ya, “gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım/elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım…” işte ben de gözlerimden uykuları sürgün ettiğim gecelerde de, gözyaşlarımı içime akıttığım hicran seferlerinde de sana seslendim. “Bir fikir ki sıcak yarada kezzap/bir fikir ki beyin zarında sülük…” misali fikir sancılarıyla kıvrandığım tefekkür itikaflarımda da seni yâren kıldım yanıma, seninle söyleştim, seninle ağlaştım can dostum…
Biliyorum; “Sen deli misin be adam?” diyeceksin bana. Ama inan yalnız çekilmiyor bu kahır, hayalen de olsa candan bir dost ile birlikte olmak, sancılarını paylaşmak gönlüne sekinet, dizlerine derman, yüreğine umut oluyor insanın…
Anla beni be dostum, en çok da sen anla; Rengi farklı, ırkı farklı, yurdu farklı demeden her vurulup düşenle toprağa düşüşümü, iğfal edilenlerle kirlenişimi, aç açık kalanlarla üryan kalışımı, çaresizlikler içinde kıvranırken bir nebze de olsa içimdeki ateşi serinletebilmek için sığınak edindiğim gözyaşlarımı sen anla…
Biliyor musun sevgili yârenim; Tâ Kâbil denen o asi ve hoyrat evladından beri Âdem atamızın değişmedi insanlığın haksızlık huyu. İnançları ne olursa olsun kim güçlü hissetti kendisini diğer kardeşine karşı, kim imtiyazlı hissetti o zaman uzaklaşıverdi hak ve adalet çizgisinden. Hak bildi başkalarının hakkını kendisi için, namusunu, izzetini, şerefini, canını ve malını kendi hakkı bildi ve bu hayvani refleksler sonucunda her taraf bir kan gölüne dönüştü ve her yanda sırtlanca bir iştahla birbirini boğazlar oldu âdem soyu.
Bu kapkara tablolara bizler kan verdik hep, bizler canlandırdık bîtaraf ya da taraf oluşlarımızla. Bîtaraf oluşlarımızla haksızdan yana taraf olduk farkında bile olmadan, haklının yanında olmamakla zalime yandaş olduk, ona güç verdik haklı karşısında ve bu tavrımız sonucunda bertaraf oluverdik sevgili yârenim.
Ya taraf oluşlarımız, yandaş olurken ki kıstaslarımız; haksız da olsa, yanlışta da olsa yanında durduk eşimiz, dostumuz, akrabâmız, kardeşimizdir diye insanların.
Haksız ve yanlışta da olsa sahipleniverdik câhili bir refleksle; Müslüman kardeşimizdir, ırkımızdandır, partimizdendir, cemaatimizdendir, tarikatımızdandır, mezhebimizdendir diye. Ya da tam tersi bir refleksle tavır aldık haklı da olsa, bizden değildir bağnazlığıyla.
Aslında fıtri ve doğal olan ama kıvamını ve demini kaçırarak câhili bir batağa çevirdiğimiz sevmek, sahiplenmek, aidiyet hissetmek ve benzeri duygularımızdan dolayı bir türlü gereğince hissedemedik içimizde adalet ve hakkaniyet duygusunu yârenim…
Hiç umurumuzda olmadı, ölenler, yurtlarından sürülenler, ruhen ve bedenen yaralı olarak kapımıza düşenler, bir umut seferinde alabora olarak kıyıya vuran mâsum hayatlar da, insanlık ailesinin, Allah’ın ailesinin birer ferdi oldukları, mazlumun ırkının hatta dininin sorulmadan sahip çıkılması gerektiği anlamındaki erdemli duygu hiç umurumuzda olmadı. Hep öldürenlerin ellerine baktık kan bulaştı diye, hep onlara çattık kaşımızı, hep onlara lânet okuduk deşarz olmak için. Ya bizim ellerimiz yârenim, ya bizim payımız o cinayetlerdeki?!
Oof, of! Güya sevincimi, mutluluğumu, ruh gemimi bir huzur limanına demirlemek üzere oluşumu anlatacaktım bu mektubumda sana sevgili yârenim; “Bir kutlu iklimin huzur veren esintileri yüreğimde, gönlümde heyecan, kalbimde mutluluk uyanıyor sanki yârenim, sanki bitimsiz bir huzur iklimine yelken açacakmışım gibi bir his var içimde” diyecektim!
On bir ayın sultânı Ramazân-ı Şeriften; samimi bir ibadet duygusuyla açlık, susuzluk ve benzeri nice tutkularımızdan sıyrılarak bir zorluk seferine çıkacağımızdan, bu sefer de Rabbimizin yardımını her an üzerimizde hissedeceğimizden bahsedecektim sana.
Lokmalarımızı bölüşmelerimizden, Rabbimizin rızasını kazanabilmek adına uykularımızı en tatlı yerlerinden bölerek kalkacağımız sahurlardan, açlık ve susuzluk karşısında çaresiz kalışımızdan, acziyetimizi anlayacağımızdan, Rabbimizin merhamet ve yardımı olmadan bir hiç olduğumuzdan, iftarları beklerken içine girdiğimiz mânevi atmosferler vesilesiyle aç, açık, mazlum ve mağdur insanların farkına varabileceğimizden bahsedecektim sana güya.
Sonra bayramdan bahsedecektim sevgili yârenim; bir aylık zorluk seferini yüz akıyla tamamlayıp Rabbimizin ihsanlarına ulaşacağımız, sevinçler kuşanacağımız, birbirimizi affetmenin bahtiyarlığına ulaşacağımız, büyük, küçük, konu komşu, eş dost, akraba ayırmadan aynı coşkuyla bayramlaşacağımız o kutlu günden bahsedecektim ama olmadı be yârenim, beceremedim bu duygularımı aktararak birlikte sevinmeyi…
Hangi güzelliği hayal ettimse kapkara bir kabus dikildi karşıma;
“İftar sofrası” dedim; Açlıktan ve susuzluktan canları heder olan çocukları geldi gözlerimin önüne mazlum coğrafyaların. Afrika’nın, Irak’ın, Suriye’nin, Azerbaycan’ın, Doğu Türkistan’ın ve ülkemin sessiz açlarının hali dikildi gözlerimin önüne sevgili yârenim.
Sadece açlık çekmenin, sadece mideye oruç tutturmanın değil; insanca duyarlılıklar kuşanmanın, aç ile aç, açık ile açık, zulme uğrayanla mazlum olduğunu hissetmenin ve bunun için çareler aramanın hissedilmesi gereken kutlu bir iklimin adı olması gereken Ramazanın mükellef iftar sofralarımızda keyif çattığımız bir panayır oluşu kanattı içimi.
“Bayram” dedim; Et ve tırnağın, kan ve damarın birbirine düşürülüşü düştü aklıma.
Asırlardır aynı topraklarda inanç ve adalet duyguları birliği içerisinde yaşamış, mücadele etmiş insanımızın içinden ihanet batağına çekilmiş gafiller sebebiyle her gün gittikçe uzayan Şehitler kervanı geldi gözlerimin önüne. Ateş düşen ocaklar geldi, Türkçe, Çerkezca, Lazca, Kürtçe vs. dillerle yakılan ağıtlar çınladı kulaklarımda, dilleri ne olursa olsun anaların aynı hicranla ağladıkları düştü içime köz gibi.
Başta İslam coğrafyaları olmak üzere dünyanın her yerinde zalim müstekbirler tarafından bir zulüm arenasına çevrilen mustazaf ülkelerin mazlum insanları geçti gözlerimin önünden bir filim şeridi gibi. Harabeye çevrilen yurtlar ve yürekler depremlere sebep oldu yüreğimde, bütün heveslerimin yağmalandığını hissettim, düğümlenip kaldı boğazımda duygular.
Korkarım ki bu soylu duygular zayıflayacak bir süre sonra. Yine rütün, yine sıradan, yine duygu kalitesi düşük bir hayat akışının akıntısında akıp gideceğim ecele doğru!
Yine bir filim seyrediyormuşçasına seyretmeye başlayacağım haberlerdeki cinnet mahsulü kareleri, yine çığlıklar, feryatlar bir dizi sahnesinde olduğu kadar duygulandırmayacak huzursuz ve rahatsız etmeyecek beni!
Yine insan olmaktan, insanca duygular taşımaktan uzaklaşacakmışım gibi be yârenim!
Ama yine de, her şeye rağmen umudu sımsıcak sarmalayıp büyütmem, zayi etmemem gerektiğine inanıyorum içimde. Çünkü umutsuzluk sinsi bir bataktır sevgili yârenim.
İnanıyorum ki sonsuz kudret ve Rahmet sahibi Rabbimizin bir dilemesi her şeyi tersyüz edebilir, şafağı atar karanlık gecelerin, karakışlar bahara gebe kalabilir. Önemli olan dualarımıza fiili dualarımızı da tutuşturarak yönelebilmektir duânın kıblesine.
Sahur ve iftarlarında ve orucun seni aciz bıraktığı zamanlarda bu âcize dua eder misin lütfen sevgili yârenim! Bunu senden Sevgili Peygamberimiz, nümûne-i imtisalimiz, yegâne önderimiz Hz. Muhammed Musfata (sav) efendimizin “oruçlunun duası geri çevrilmez..” Müjdesindeki umuda tutunarak istiyorum unutma olur mu? Bâki muhabbet… 1-4-2022
