İBRAHİM ŞAHİN

Hayat, beşikten mezara, mezardan da göklerin öğretisiyle şekillenmiş “dostnâme”lerle tasvir edilmiş çok özel bir iklime kadar devam eden enteresan bir yolculuktur yârenim.
Bu yolculuğun güzergâhı üzerinde her birimiz an be an, nefes nefes, soluk soluk ilerleriz ilk candan son cana kadar tüm nefislerin buluşma alanı olan iklime doğru.
Birlikte yürüdüğümüz böylesi bir ufuk yürüyüşünden, bir menzil yönelişinden, bir seyr-ü sefer halinden, bir sonsuzluk yürüyüşünden selam olsun sana sevgili yârenim.
Nasılsın, sıhhat ve afiyet üzeresindir inşallah. Vücut, ruh, akıl ve dâhi gönül ikliminde mevsim Nevbahar’dır umarım. Umarım her şey yolundadır ve sen de yolundasın.
Nevbahar dedim de, ne amansız cemreler taşır özünde bilir misin yârenim.
Nevbahar, âh Nevbahar! Nasıl da delişmendir tüm güzellikleriyle birlikte; nasıl da kanını kaynatır insanın, nasıl da kanat çırptırır sisli, puslu ufuklar, yüce dağlar ardınca, nasıl da rûzigâra karşı koşturur, sele karşı coşturur insanın gönlünü…
Ama yine de aldığı yaralara aldırış etmez insan o iklimin anaforuna kapılınca, düştüğü yerden kalkarak, aldığı yaraları tımar ede ede yeniden kapılır akışın câzibesine, coşkun ırmaklar gibi başını taştan taşa vurma pahasına da olsa akmaktan vazgeçmez bir türlü.
Neyse sevgili yârenim, O’nun hazinesi de hikmeti de tükenmez, El-Vedûd ismiyle dokunsun Rabbim yüreğine; hayatın hazanı ve kışı üşüşmeden başına, Nevbahar’ını ve yaz iklimini de nasip etsin doyasıya inşallah.
Biliyor musun yârenim; hayat güzergâhı üzerinde insanlık iklimlerini yaşarken, kıvamında, deminde, ayarında nasiplenip, her nesneden gereğince faydalanmak sağlıklı kılar insanın aklını, ruhunu bedenini ve gönlünü ama nedir bu kıvamın, demin, ayarın ölçüsü ve ölçütü?
Düşünüyorum da kullandığımız bir takım malzeme ve makinaların kullanım kılavuzu ile kullanılması halinde en yüksek verim alındığı ve makinanın tahrip olmaktan korunduğu gibi, insanın da hayatı ve kendisini tahrip etmeden varoluş gayesine uygun şekilde yaşayabilmesi için bir yöneliş kılavuzuna ihtiyacı kaçınılmazdır gibi geliyor bana.
Hiçbir sefere ilgisiz, bilgisiz, pusulasız ve kılavuzsuz çıkılmaz diye kalmış aklımda, hatta buna riayet etmeden yola revan olan insanların kayboluş öyküleri de var hafızamda.
Sevgili yârenim, ben bütün bunları düşünürken gönül aynama yansıttığım suretinde biraz soluk gördüm yüzünü, gözlerin fersiz ve mecalsiz gibisin sanki. Hayırdır inşallah, anlattıklarım mazinin perdelerini mi aralattı sana, ondan mıdır bu hüzünlü ve sitemkâr duruşun?
Tabi ki gerektiğinde o perdeleri aralayıp sırlarımızla yüzleşmek de iyi gelebilir ruh huzurumuz için sevgili yârenim ama meramım sana mazinin perdelerini aralatmak değildi. Sadece içinde bulunduğumuz mübarek iklimin atmosferinde hayata ve memata dair bir tefekkür penceresi açmak, rahmet ve gufrân yağmurlarında biraz olsun ıslanmaktı.
Biliyor musun sevgili yârenim; içinde bulunduğumuz türlü türlü maddi ve manevi müşküller bizi çetin bir cenderenin içine sokuyor zaman zaman, umutsuzluğun koyu karanlığında darmadağın ediyor çâre dağlarımızı, halsiz ve mecalsiz bırakarak isyan ve inkâr celladının kanlı ellerine teslim etmek istiyor bizi ateşin nişanlısı. İstiyor ki bizler de isyan yaftasını taktıralım boynumuza ve kendisiyle birlikte girelim ateşin koynuna.
Haydi, lütfen çık girdiğin o cendere her neyse sevgili yârenim. Deriiin bir nefes al ve bırak, birkaç kez yap bunu ve “Allah var, keder yok” diyerek rahatlat yüreğini her seferinde çünkü kalpler Allah’ı anmak, O’nun yardımına güvenmek, tevekkül etmekle sıyrılarak bu hırpalayıcı dalgalar arasından huzur limanına ulaşabilir insan…
Her zaman için söz konusu ama özellikle de böylesi durumlarda bizi bizden iyi bilen, bize bizden daha yakın olan ve hatta bize bizden daha merhametli olan yüce Yezdân’ın nâmelerini tekrar tekrar okumak gerek. Çünkü okumak ve O’nun bizim için uygun bulduğu ilke ve değerlerle idrakimiz arasında tefekkür pencereleri açmak, bize dayanma gücü verecektir her türlü örseleyici, hırpalayıcı, yıpratıcı, yağmalayıcı düşünce ve davranışlar karşısında.
Taşlara bile seslenilse haşyetten yuvarlanmaya başlayacakları, gözelerinden sular fışkıracak derecede güçlü bir hakikat olan o sayhâlar taşlaşmış kalplerimizi yumuşatacaktır sevgili yârenim biz inkarın koyu karanlığına körkütük aşık olmadığımız sürece.
Merak ettiğim için bir şey var, sormak isterim sana sevgili yarenim.
Diyelim ki; kendisinden ayrılmak zorunda kalarak gurbet ellere gittiğin bir can dostun var.
Ama bir gün mutlaka kutlu bir “gel!” çağrısıyla vuslata çağıracak seni ve döneceksin sılaya.
Bu dost sana mektuplar gönderse sıladan, sen de bu mektupları alıp zarfını dahi açmadan bir kutunun ya da çantanın içine koyup özenle saklasan, sonra da aklına düştükçe ara sıra alıp öpüp, koklasan, duygulansan ve hatta gözyaşları dökerek yeniden yerine koysan. Bu durumu da dostun biliyor olsa, ne düşünür hakkında sence?
“Seninki de soru mu yani? İnsan dostunun, sevdiğinin ne yazdığını merak etmez mi?
Neden okumayayım, tabi ki de okurum, hem de hiç vakit geçirmeden, en azından merak ederim ne yazdığını, duygularına şahit olurum, benden herhangi bir isteği olmuşsa, başım gözüm üstüne der, bir an önce yerine getirmeye çalışırım.” Dediğini duyar gibi oluyorum ve tabi ki haklısın ve olması gereken de odur sevgili yârenim.
İşte öyle bir mektup var elimizde sevgili dostum.
Gerçek yurt, ebediyet mekanı olan sıla da bulunan ve bir gün kesinlikle bizi “haydi gel artık, bitti gurbet sürgünün” diye çağıracak olan O kadim dosttan gelen bir mektup.
O’nunla bağımızı, ilgi ve ilişkimizi sıcak tutacak, yaşantımıza sevgi, muhabbet, huzur, mutluluk, adalet, merhamet ve benzeri güzelliklerle değer katacak olan o mektup duruyor elimizde. Ama çoğu zaman açıp bir kez olsun bakmıyor, okumuyor, dostum neler yazmış diye merak bile etmiyoruz çünkü gurbet ve içinde edindiğimiz ilişkilerimiz unutturuyor O’nu bize.
Oysa insan bulunduğu gurbet ikliminden sılaya doğru olan vuslat yürüyüşü esnasında üzerine kol kanat gerdiği, cânu gönülden bağlandığı, sevdiği, sevildiği birçok yoldaşından ayrılmak zorunda kalacak istemese de.
Kimini ecel çekip alır elinden apansız, kimisiyle nefis hevâ ve heveslerin kışkırtmaları ayırır yolları, kimini ise sevgisizlik ve ilgisizlik batağında kaybederiz farkında bile olmadan.
Unutmamalıyız ki; içinde bulunduğumuz fani âleme ne kadar bağlanıyor gibi olsak da vuslatı için yollara düştüğümüz, her nefes alışverişimizde biraz da yaklaştığımız, mesafe kısaldıkça ve fâni sevgililerin efsunkâr etkilerinden biraz olsun sıyrıldığımız zaman daha bir özlediğimiz ve adını andıkça yüreğimiz kanatlanan Ölümsüz Sevgili bâkidir sevgili yârenim.
Ve O’nun, kimin gurbet sürgününü ne zaman sonlandırıp “sılaya dön” davetini ne zaman yapacağı hiç belli değil ve her canın her an alması mümkün böyle bir daveti.
Sevgili yarenim, kim ister böyle bir buluşma anında dostuna, sevdiğine karşı iç âleminde pişmanlık, üzüntü, yürek daralması, utanma duygusu, mahcubiyet vb. gibi duyguların istilasına uğrayıp da özlemle beklediği vuslat ânına gölge düşürmeyi değil mi?
“O halde Ölümsüz Sevgili’nin mektubunu bir an evvel açıp, gerek duygu iklimimizi gerekse tavsiye ve taleplerini dikkate alarak, çölleşmiş yüreklerimize yağan bir yağmurmuşçasına sırılsıklam ıslanarak okumalıyız. Bir nefes sonrası bile mümkün olabilecek olan ‘gel’ daveti bize erişmeden yüz akı hediyelerle ziynetlenmiş bir bohça hazırlamalıyız gerçek dosta vuslat hediyesi olarak sunabilmek için.” Diyorsun öyle mi? Eyvallah sevgili dostum.
Tüm insanlık için sıla yürüyüşünün sona ereceği o toplanma gününde ölümsüz sevgilinin dost meclisinde yine dost ve yâren olarak buluşabilen bahtiyar insanların zümresi içerisinde buluşuncaya değin dost ve yâren olarak kalalım inşallah olur mu?Yârenin. 15-4-2022


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin