İBRAHİM ŞAHİN
Bizi bir kez daha muhabbet sofrasında buluşturan, bir kez daha yürek tınılarımızı sözün sıcaklığında olmasa da öz yakınlaşmasıyla bir araya getiren yüce Mevla’ya hamdolsun sevgili Yârenim.
Selâm olsun sana selamların en güzeliyle. Muhabbet sıcaklığında, özlem duyarlılığında selam, muhabbet ve dua olsun Nazargâh-ı İlâhi olan nadide yüreğine.
Nasılsın sevgili yarenim görüşmeyeli? Biliyor musun böyle uzaktan uzağa muhabbet etmek zorunda kalmak ağır geliyor yüreğe; şöyle yan yana ya da karşı karşıya oturmuş, gönül közüyle demlenmiş çaylarımızı yudumlarken konuşabilmek, sohbetin kanatlarına tutunup âlemi seyrâna çıkmak ne kadar güzel olurdu değil mi can dost?
Ama olsun, buna da şükür be Yârenim. İnsanların yan yana gelerek, sohbet ediyoruz diye gıybet ve dedikodu sofralarında insan eti çiğnedikleri, hakkında yeterince bilgi sahibi olmadıkları konularda ulu orta laf yarıştırarak hakkaniyet sınırlarını târumar ettikleri bir zamanda yaşıyoruz maalesef.
Muhabbet ediyoruz diye mâleyâni, boş, edep ve hayâ duygusundan uzak şeylerle ömrü çarçur ettikleri bir zamanda uzaktan uzağa da olsa hayata ve insana değer katabilecek şeyler konuşabilmek sence de önemli değil mi?
İnsanı ve insanlığı, insani yanlarımıza dair sancılarımızı birlikte çekmek de büyük bir nimettir diye düşünüyorum, ne dersin? İnşallah sen de aynı duyguları taşıyorsundur sevgili yârenim.
“Yâ! Yine nereden geldi şu mektup!” diye yüzünü ekşitiyormuşsun gibi mi geldi bana, yoksa hayıflanır mıyım gereksiz yere Sevgili Yârenim! Eğer öyle bir durum varsa lütfen bana yaz. Yârenlik ediyorum diye farkında olmadan da olsa sana gadretmekten Allah’a sığınırım.
Biliyor musun yarenim; hayatta karşılaştığımız ya da yaşadığımız iyi ya da kötü hiçbir şey etkisiz ve faydasız şeyler değildir. Her biri yaşam çizgimizde bir yer doldurmakta, her biri hayatı daha düzenli yaşayabilmemiz, hayata değer katabilmemiz için bizlere çok değerli ipuçları sunmaktadır. Önemli olan yaşadıklarımızdan veya şahit olduğumuz yaşantılardan ders çıkarabilmektir öyle değil mi?
Aslında her olay bize kendi diliyle nida etmekte bir gerçekliğe dikkat çekmektedir.
Bu bağlamda Yüce Allah (cc)’ın Kitâb-ı Kerim’inde yer verdiği insanlığa dair kulluk ve teslimiyet içeren veya isyanları karşısında uğradıkları felaketlerin yer aldığı kıssaların, geçmişte yaşamış olan toplumların başlarına gelenlerin hiç birisinin oyun ve eğlence olsun diye anlatılmadığına, bunların birer ibret tablosu olduğuna dikkati çektiğini görüyoruz.
Bu durum merhum Mehmet Akif Ersoy’un da gündemine girmiş ve onu “Tarih’i tekerrür diye ta’rif ediyorlar, hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi? Diye feryâd ettirmiştir.
Sevgili yarenim bazı olaylar vardır ki; tefekkür ve tevekkül okumaları sonucunda, insana bir merhamet sarmalı gibi çepeçevre sarıldığı nimetlerin farkına varmasını idrak ettirir.
Gün gelir “Ayakkabım yok diye üzülüyordum tâki ayakları olmayan bir çocuk görene kadar” diye itiraf ettirir elinde bulunan nimetlere şükredemeyiş doyumsuzluğunu insanın.
Gün olur; daha mütevazı bir evde oturuyor oluşunu kafasına takarken görürüz insanı, lüks apartmanlara bakarak, âfet çadırlarında, mülteci kamplarında bir yer bulabilmeyi bile nimet bilip, bayram havasında karşılayanların olduğunu hiç düşünmeden.
Gün olur: Koltuk takımının modasının geçmesini dert edinerek huzuru bozulanlara rastlarız evinde oturabileceği bir eski kilimi dahi olmayanları hiç akıllarına getirmeden.
Gün olur; geçim standartlarının düştüğü sıkar canını insanların, zulmün kıskacına düşmüş, istila ve savaşlarla canları heder edilmiş, yurtları, yuvaları talan edilmiş toplumların durumuna bakmadan.
Gün olur; sofralarındaki yemek çeşidinin azlığından ve yemek kalitesinden şikâyetlenenler yükseltir sesini, kaç gündür boğazlarından bir lokma geçmeyen, emperyalistlerce sömürülerek bir lokma ekmeğe, bir yudum suya muhtaç bırakılan toplumların varlığını hiç umursamadan.
Peki, biz nelerimiz yok diye üzülüyoruz sevgili Yârenim, bizim kaygılarımız nedir dersin?!…
Yâni demem o ki sevgili gönül dostum; Eğer bir idrak kapısı aralayabilirsek sahip olduklarımıza ve onlara sahip olamayanlara dair, başlarımızı şükür secdesinden kaldırmasak yeridir.
Ne yazık ki nimetleri kaybetmeden ya da kaybedenler çok yakınımızda, canımızdan bir parça olmadan idrak edemiyoruz çoğu zaman bütün bunları.
Aslında ibret alabilsek, bize çığlık çığlığa nice hakikatleri dinmeyen bir nida ile kendi lisanı halleriyle anlatan onca olay yaşandığının ve yaşadığımızın farkına varırız diye düşünüyorum sevgili yârenim.
Geçenlerde bir kaynak işinden dolayı yardımcı olmak durumunda kaldım kaynak yapan arkadaşa. Kaynak insanın gözünü alır, görme duyularını geçici de olsa etkilermiş diye bilirdim bundan dolayı da dikkatle bakmamaya özen gösterdim ama nasılsa etkilenmişim. Bunu gece saat sıfır iki sularında gözlerimdeki derin acıyla uyandığımda anladım ama iş işten geçmişti. Gözlerimin içinden çalı sürükleniyordu âdeta! Gözlerimi açamıyordum. Konuyla ilgili olarak daha önceleri duymuş olduğum birkaç tedbiri el yordamı uygulamaya çalıştım kimseyi uyandırmadan ama heyhat bir saatten fazla uğraşmama rağmen dinmek bilmiyordu acılarım. Sıra dışı bir şekilde gecenin içinde dolaşıyor olmamdan dolayı oğlum uyanmış ve halimi merak etmiş olacak ki. “Hayırdır babacığım?” Diye sordu. Durumu anlayınca da acile gitmeye ikna etti beni. Gözlerimi açamıyordum, bir görme özürlü gibi koluma giren oğlumun yardımıyla giderek acil müdahaleyi yaptırabildik.
Bütün bu aşamalarda sevgili ve Rahmetli annemi düşündüm hep. Babamın Rahmeti Rahmana kavuşmasından 2 yıl sonra gözleri görme yetisini kaybetmişti. Rabbinden gel çağrısını alıncaya kadar tam sekiz yılı aşkın bir süre nasıl tahammül etmişti iki gözünü de kaybetmiş olmanın zor yokuşuna! Yanında ve yardımcısı olduğum zamanlarda da düşünürdüm bunu ama bu kadar derinden idrak edememiştim göz nimetinin nasıl değerli bir nimet olduğunu.
Ya duyma nimetimiz! Rahmetli babam hayattayken son zamanlarında kulağı duyma hassasiyetini çok büyük oranda kaybetmişti. Zaman zaman kardeşlerimle ailecek baba ocağında bir araya gelmelerimizde muhabbet ederdik normal konuşma tonuyla. Bazen elini kulağının arkasına götürerek bana eğilir ve “Oğlum, ne gonuşuyorsanız bana da diyin ıcık.” derdi. İçim sızlardı.
Duyma, işitme nimetinin ne kadar önemli olduğunu hissederdim o zamanlarda da hep.
Meselâ dostluklarımız da kıymetini gereğince idrak edemediğimiz, varlıkları için gereğince şükredemediğimiz önemli nimet ve rızıklardan birisidir hayatımıza renk, huzur ve değer katan.
Bunu da Rabbimin iradesi ve hikmeti gereği kimi açmazlara düştüğümde anlamıştım.
Altmış yılı aşkındır yürümeye çalıştığım ve “hızlı koşanlarla, dikkati dağınık yürüyenlerin düşme ihtimalinin yüksek olduğu” gerçeğini öğrendiğim bir yoldur hayat yolu sevgili yarenim.
Bu anlamda ki kimi gafletlerimden dolayı hayat bana birkaç kez çeşitli nedenlerle çelme atmıştı.
Kimisinde sendeledim, kimisinde düştüm bu çelmelerin ve dostlarımı da ya düşerken koluma girmiş olarak, ya da düşmüşken elimden tutup kaldırırken yanımda gördüm hep elhamdülillah.
Bu insanlarla, para biriktiriyor gibi “gelecekte bir gün bana lazım olurlar” diye değil de yalnızca dostluk ve kardeşlik duygularıyla samimi bir şekilde kurmuş olduğum ve özenle, üzerine titreyerek sürdürmüş olduğum ilişkilerin nasıl isabetli, hikmetli, değer biçilemez bir nimet olduğunu gördüm.
Bu yaşadıklarım bana öğretti ki sevgili Yârenim, biraz emek, hassasiyet ve geniş bir yürek istese de “dost biriktirmek para biriktirmekten çok daha önemli bir hazinedir.”
Eee sözü yine uzattım değil mi Yârenim?
Ne yâni bütün suç bende mi? Sen de bu kadar iyi bir muhabbet yoldaşı olmayaydın o zaman…
Neyse, sevgili Yârenim, bütün bunları anlayabilmek ve gerek fiziki ve fiili anlamda gerekse rûhî ve gönül bağlamında şükür kapısına yönelebilmek için illa bu idrak çağrılarının en yakınlarımızdakiler vesilesiyle yapılması gerekmiyor sanırım.
Hayatın içinden geçerken, Vehhâb-ül Kerim ve Rezzâk-el âlemiyn olan Mevlâmızın gerek bizlere lütfettiği sayılamayacak kadar çok ve bir o kadar da önemli nimetlerini kadrini idrak etmek gerek. Ayrıca, etrafımızda olup bitenleri tefekkür ve şuur pencerelerinden temâşâ etmek, hayata ilmik ilmik örülen kevnî âyetleri okumaya çalışmak şükürsüzlük savrulmalarından çekip alacaktır bizi inşallah.
Şükürsüz’lük deyip de geçmemek lazım sevgili can dostum. Şükürsüz’lük hâli en hafifinden Küfrân-ı Nimettir ve Küfrân-ı Nimet de şahsiyetsiz, kadir bilmez, izzetsiz, hodban, hoyrat bir duruma düşürür insanı. Allah cümlemizi böylesi bir karakterden ve feci felaketten muhafaza buyursun.
Hülâsâ-i Kelam; Her nefes alıp verişimizde, her gördüğümüz, konuştuğumuz, duyduğumuz, hissettiğimiz, sevdiğimiz, sevildiğimiz, yediğimiz, içtiğimiz ve sair durumlarda Rabbimize şükretmeyi kendimize vazgeçilmez bir vird edinelim olur mu sevgili Yârenim.
Seni bir dost olarak çok seviyor ve bu muhabbetimizin ebedi olmasını diliyorum.
Yeni bir Cum’a şafağında buluşabilmek ümit ve dileğimle emanet ol Mevlâ’ya. 6-5-2022. Yârenin…
