İBRAHİM ŞAHİN
“Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi…”
Bir cihan hükümdarının; her istediğini yapabilme güç ve kudretine sahip, fermanlarıyla yürekleri ve ülkeleri titreten bir sultanın hasta yatağında kendisini aczin doruğunda hissettiği bir anda dilinden dökülen bu veciz ifadelerle çalmak diledim idrak kapını sevgili yarenim.
“Her Cuma özlemle beklediğim dost namelerini üç haftadır ihmal etmenden sonra daha yüreğe dokunucu giriş yapmışsındır diye düşünmüştüm mektubu açtığımda, nereden çıktı bu girizgah?!” Dediğini hisseder gibiyim sevgili yârenim.
Haklısın aslında ama atmış sekiz yıldır Musavvir olan Mevlâ’mın takdir ve hikmeti gereği alıp verdiğimiz her nefes ile ömrümüzün kısaldığı gibi akıl sır ermez tasvirlerinden olan ve mütemadiyen çalışan organlarımızın da her birinin eskimeye yüz tuttuğunu söyleyen doktorumun ekseninde dolaşarak geçirdim üç haftamı. Tabi ki bu süreçte seninle muhabbet edebilme özlemimi unutmamış olsam da, maalesef ihmal ettiğim bir vâkıa. Dostunu bağışla.
“İnsan bu su misali kıvrım kıvrım akar ya…” diyerek, hayat akışının mevsimlerini ve sürpriz dolu refleksini bir mısrada özetleyen Sultân-ı Şuarâ’ Necip Fazıl Üstâd’a da rahmet dileyelim bir nefes sıhhatin nasıl paha biçilemez bir nimet olduğunu asırlar ötesinden babacan bir nasihat olarak yüreğimize fısıldayan Kânûni Sultan Süleyman’a olduğu gibi gibi.
Gönül dolusu selam, özlem ve muhabbet duygularımla bu Iyd’i Cumâ’nın da hayırlı huzurlu, bereketli ve hoşnut olacağın bir gün olmasını dilerim sevgili Yârenim.
Duygu ve düşünce ikliminde de olsa bizi yeniden buluşturan Mevla’ya hamdolsun.
Nasılsın görüşemeyeli, sıhhat ve afiyettesindir inşallah?
Bir ara midene kramplar girdiğini, moral olarak bozuk olduğun zamanlarda daha da hoyratlaştığını söylemiştin bu sancıların ve sebep olarak da stresi göstermiştin. Yüreğime bir kıymık gibi batan bu sebepten dolayı o gün bu gündür hep aklımda ve duamdasın.
Âh sevgili yârenim! Çağımızın en amansız hastalıklarından birisidir maalesef bu stres denilen illet. Medeniyet, çağdaş yaşam ve yaşam kalitemizi artırabilmek gibi bir hevesin ardına düşerek hayatı kendimiz ve çocuklarımız adına nasılda örselediğimizin hatta yağmaladığımızın, her geçen gün daha da karmaşık hale getirdiğimizin farkına vardığımızda korkarım ki çok geç kalmış olacağız!
Oysa; “Bir lokma, bir hırka” demiyorum ama hayatı biraz daha doğal akışı içerisinde, kanaatkar bir yaklaşımla yaşayabilsek, Rabbimizin boş yere yaratmamış olduğuna inandığım tabiatın içindeki tabloları aynelyakin olarak görmeye, tefekkür etmeye, onların hayatımızdaki yerlerini iade etmeye çalışsak ve en önemlisi de “Allah var, keder yok, O bana yeter” diyebilsek hayatımız daha farklı bir anlam mı kazanır acaba diye düşünmeden edemiyorum.
Neyse sevgili Yârenim, kendinle aran nasıl; muhabbet edebiliyor musun yüreğinle, yoksa hayatın kargaşası içerisinde ardında bıraktığın, varlığını dahi unuttuğun iki yabancı gibi misiniz onunla?! Yani demem o ki; içinde kopan fırtınalardan haberdar mısın?
“Neden böyle bir soru sorma ihtiyacı hissettin ki?” diye düşünebilirsin.
Eveet! Tam da düşündüğün gibi; Seni sevdiğimden, önem verdiğimden, benim için çok kıymetli olduğundan, senin için endişeleniyor olduğumdandır böylesi bir soru sormam.
Biliyor musun sevgili dostum; insan için yaşam hayat vadisinde biteviye devam eden bir koşu gibidir; kimi düşünce ya da anlayışlara göre sıladan gurbete, kimilerine göre ise gurbetten sılaya doğru hasret, özlem ve coşkuyla devam eden bir koşu…
Bu koşu öyle bir koşudur ki yarenim; İnanç köklerini kaybeden fert ve toplumlar fesat fırtınalarının önünde kuru birer yaprak gibi savrulmaktan kurtulamazlar.
Bu koşu öyle bir koşudur ki; Farklı iklimler tarafından kuşatılırız mütemadiyen; Bazen gül yüzlü bir iklimin mest edici atmosferidir bizi sarıp sarmalayan, ruh planında sevgi, mutluluk ve güveni doyasıya hissettiğiniz, yaşamanın bir lezzet hâlini aldığı, huzur duyduğumuz ve huzur verdiğimiz. Bazen ise çetin kuraklıklardır soluduğumuz. Bu durumda kuraklıklarımız umursamazlıklarımızdan doğmakta ve duyarsızlıklarımızdan da beslenmektedir maalesef.
Yüreklerimiz çöl toprakları gibidir kimi zaman, bir damla rahmete hasret çekmekteyiz. Böylesi durumlarda bütün hücrelerimizle el ele vererek, duanın kıblesine açarak yüreğimizi yakarmak yaklaşmanın, yakınlaşmanın, yakınlaşmak ise ruh gurbetinin emzirdiği, beslediği, büyüttüğü kuraklıklarımızdan kurtulabilmenin kaçınılmaz sürecidir.
Unutmamalıyız ki sevgili dostum; Yaratıcısına, tasvir ve inşa edicisine ayarlıdır ruhun tüm zaman ve yönleri. Dünya atmosferinde bunalan alev alan hücrelerini O’nun Rahmet deryasında serinletmek ister ama nefs izin vermek istemez; cazibelerle süslü türlü engeller kurar yoluna; onu da kendisine benzetmek, başıboş, hoyrat ve hodbin ahlâkını ona da sindirmek, ebediyet yurduna talihsizce taşıdığı ateşine onu da ortak etmek ister.
Bu yüzdendir ki; bir savaş alanı gibidir insan.
Öyle bir savaş ki; içten içe, kendimiz tarafından kuşatılırız tüm cephelerimizde; suret-i Hak’tan görünmek suretiyle meylettiririz yüreğimizi. Her bir yanlışın üzerine güzellik ve iyilik maskeleri takarak zayıflatırız irademizi, cezp ettiririz kötülüklere. Anlayacağın sevgili yârenim, bu garip ve amansız savaşta hücumda olan da biziz, savunan da!
Bundandır ki; İçimizde kopan bu akla ziyan savaşta kaybetmenin zilletini de tadarız, kazanmanın izzetini de. Öyle sinsi ve öyle sağdan yaklaşırız ki kendimize, farkına dahi varamayız çoğu zaman, her şey sıradan olaylarmış gibi gelişir derunumuzda. Duygularımız çatışır, düşüncelerimiz çatışır, fiillerimiz çatışır, hazlar ve hüzünlerimiz çatışır iç âlemimizde…
Bu yüzdendir ki; Kuraklıklarımız derinleştikçe, derinleşir yüreğimizde. Arzuların pençesinden kurtaramayız yakamızı ve dünya muhabbeti tarafından çepeçevre kuşatılırız…
Bundandır ki; sinsi cazibelere tutsak oluruz. Vuruluruz da nefsimizin oklarıyla an be an kendimize geldiğimizde hayretler ve şaşkınlıklar içinde savruluruz.
Bundandır ki; Hep isyanlar durağında bekleşiriz; helâkimizi beklediğimizin farkına dahi varmadan. Kulluk bilincinin özünden uzak ibadetimsi hareketlerimizden dolayı özümüz ruhsuzluğun ve serap’sı tatminlerin çürütücü cenderesinde can çekişir durmadan.
Bundandır ki; Gafletin kurağında telef olur amellerimiz, ama hissetmeyiz. Miraç biniti olan namaz yılkı atı misalidir bu yüzden; duyarsız, kayıtsız ve ilgisiz bir şekilde çıkarırız da gündemimizden haftalık, mevsimlik ve yıllık tatminler peşinde zayi ederken ömrümüzü utanmayız Rabbimizden.
Bu amansız savaş nedeniyledir ki; Gayretlerimizi hep yollarında tüketiriz nefsimizin.
Düşmanla iş birliği yapan hain bir nefer gibi ateşe veririz vücut ülkemizi bu savaşta, can damarımızı keseriz kendimizin…
Bundandır ki; Hayatımız Kuran’dan iz taşımaz, güzel ahlak vebâlı gibi gelir nefsimize.
Teşhirci çıplaklıklarımız, haddini aşan samimiyet gösterilerimiz vb. tüm çarpıklıklar güzellik olup yansıtılır nefsimizin aynasında bize.
Şimdi bir an düşünelim dilersen sevgili yârenim; Bu savaşta kimin tarafında kime karşı savaşmaktayız? Kazanan taraf mı, kaybeden taraf mı olmaktayız? Kuraklıklarımızı mı derinleştirmekte, bahara mı göz kırpmaktayız? Zillete mi, yoksa izzete mi koşmaktayız?
Fethe memur olarak yaratılan gönül ve iradelerimiz fethedilmekle karşı karşıya kalmıştır. Hayallerimiz ve rüyalarımız dahi şehvetin, ihtirasın, arzu ve nefsin kuşatması altındadır.
Bu sinsi kuşatmayı yarabilmek kalp ve irademizi yaratıcısına teslimiyetin özgürlüğüne kavuşturabilmek için bir yeni kuşatmaya muhtaç olduğumuzun farkına varmalıyız…
Cehaletimizin bilgi tarafından,
bilgi’nin bilinç,
bilinç’in inanç,
inanç’ın ibadet,
ibadetin ise ihlâs ve teslimiyet tarafından kuşatılmasının kurtuluş için kaçınılmaz olduğu gerçeğini idrak etmek zorundayız…
Unutmamalıyız ki sevgili dostum; Bilgi, duygu ve bilinç çatışması bütün bir insanlık mirasını yerle bir edecek derecede çetin bir çatışmadır ve bu çatışma ifsat odakları tarafından mütemadiyen tahrik edilmekte, körpe dimağlar kirletilmektedir.
İnsanın kendisi ile olan bu amansız savaşında maddi imkânları ile birlikte manevi ve ruhi rezervlerini de harekete geçirmesi ve şuurlu bir şekilde kullanması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.
Yüce Musavvir tarafından tasvir edilirken, iyi bir kul ve mutlu bir insan olarak yaşayabilmemiz için fıtratımız maddi ve manevi tüm zenginlikler ile tezyin edilmiştir.
His ve duygu da bunlardandır. Bu nimetler sanki bilgi ve tecrübelere hayat kazandıran, onları birer başarı ve huzur argümanı haline getiren harika iksirler gibidirler.
Duyguya sırt dönmek Rahmete sırt dönmek gibidir sanki.
Duyguyu yok saymak insanı insan yapan ruhu yok saymak, kendimizi eksik ve yetersizliğe mahkûm etmek gibidir. Çölleşen, şâk şâk yarılan dudaklarını duygu bulutlarıyla yeşeren duanın iç ferahlatıcı meltemlerinde serinletmeye, muhabbetin kıblesine yönelerek Rahmet bûseleriyle tedavi etmeye o kadar muhtaçtır ki yüreklerimiz.
Manevi ufkumuzdaki en içten dualarla hayat bulan tebessüm güneşimizle ısıttığımız, ışıttığımız, beslediğimiz dostluklarımız büyüyecektir kaçınılmaz gün mizanımızda dağlar gibi.
Bağışlayışlarımız, affedişlerimiz af kapılarında ilâhi bir tebessümle karşılanmamıza vesileler olarak bereketlenecektir. Bu bereket her türlü iç ve dış çalkantılarımızla olan mücadelemizde yüreğimize ve irademize derman olacaktır.
Belki de adanışlarımız, fedakârlıklarımız cezbedecektir Rahmet bulutlarını. İkram ve ihsanlarımız açacaktır ilâhi ihsan kapılarını en çetin zamanlarda, gücümüze güç katacaktır.
Kulluk yürüyüşümüzde almış olduğumuz kimi yaraları umarsızlığın ya da yılgınlığın tahripkâr ellerine terk ederek daha da derinleştirmek akıl kârı değildir.
Kıyamet sabahında uyanma vakti gelmeden kurtulmak istiyorsak eğer, mütemadiyen tevekkülle bağlantılı olarak, yeniden, tekrar ve ısrarla tedaviye tâbi tutmalıyız yüreğimizi rahmet ve umut kıblesinde.
Varlık ve olayların dillendirdiği mesajları vahyin ve hikmetin ışığında dosdoğru okumalıyız ki; yarın hatta belki de şu an, bir sonraki nefesimizde nefsimiz bizim için çok geç kalmışlığın derin kuyularını kazıyor olabilir sinsice.
Sevgili Yârenim, sevmek böyle bir şey olsa gerek; Dünyevi haz ve arzulara kurban vermekten korumaktır o canı. İlgi alanındaki o canın canının yanmasına razı olamamak, ona değer vermek, ateşin ve azabın kucağına atılmasına gönlün razı olmaması, onunla ebediyet yurdunda da dost ve haldaş olmak ve benzeri özlemler ve kaygılar onun yanında, etrafında yer almaya yönlendirir insanı ve onunla muhabbeti cana şifa bilir.
Sevgili Yârenim, seninle muhabbet canıma şifadır bilesin.
Gelecek dost name buluşmamıza kadar sana özlemler ve muhabbetler bohçalamaya başlayacağım şimdiden. Eğer Rabbimiz sana da bana da ömür verirse, kurarız yârenlik soframızı yine. Değilse, geride kalan açsın gönül sofrasını, en güzel duygu ve temenniler uçursun yekdiğeri için duanın kıblesine, ruha teslim dileğiyle… Yârenin… 3-6-2022 Cum’â.
