FATMA ZEHRA AKYİĞİT

“Kendini arayan, yitirmeden bulamaz.”

“Seni hiç değişmemiş görüyorum insanoğlu. Bir parça değiş artık.”

“Seni yok sayacaklar, sen daha çok var olacaksın!”

“Bir gün gözlerimin ta içine bak: Anlarsın ölüler niçin yaşarmış.”

“Kendi elimizle kendimiz cehenneme çevirdik içimizi…”

“İçimde ölen öldü, kalan kaldı, ben aynı…”

“Ben onun sılası, kendimin gurbetiyim.”

“Açar bir gün elbet yeniden gönlümüzün çiçekleri…”

“Siz bilmezsiniz, size anlatmak da istemem.”

“Karşılıksız çarpmayı bilmez mi senin kalbin?”

“Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır.”

“Ama neden anlayan kişi hep susuyor?”

“İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler/ Bunu bana öğretmediniz.”

“Bir kalp duracaksa, acıdan ve ıstıraptan/ O benim kalbim olsun, senin kalbin değil…”

“Geliyor boyuna geliyor yalnızlığın gülmeleri.”

“Artık kendimize bile o kadar yakın değiliz.”

“İnsan doğar doğmaz ölmeye başlar…”

“Düşüşün tadını almayan insan! Senin yücelerin serinliğinden, arılığından ne haberin vardır? Ey yükseklerden büyük seslerle düşen şu, bu yalçın kayalara bir şelale borçlu olduğunu biliyor musun?”

“Sakın kader deme/ Kaderin üstünde bir kader vardır”

“Maddi kazanç da manevi kazanç da ancak emekle elde edilir. Emeksizlik, hareketsizliğe, hareketsizlik de ölüme götürür. Alın teri ise dirilişe…”

“Bir umut vardı gönülde eksilmiyordu…”

“Yol uzun, uzak. Kalbimizden başka pusula da yok gövdemizin cebinde.”

“Başarı, hayata tapmakta değil, hayatın hakkını vermektedir.”

“Ellerin yaz demekti/ Gözlerin yeşerirdi kalbimin baharında.”

“Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum.”

“Tek var olan O… Gerisi gölgeler!”

“Beklemek, neyi beklediğini bilmeden…”

“Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.”

“Gönül, gönül verilerek alınır.”

“Hakikate susamıştır sürekli olarak ruhum.”

“Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere/ Anne gitti ve sular buruştu testilerde/ Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir/ Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir.”

“Doktor istemem, annem gelsin.”

“Kendi hocasına saygı borcunu unutan, çömezinden sevgi beklememelidir…”

“En verimli hasat, hakikatin hasadıdır…”

“İnsandan insana şükür ki fark var.”

“Hakikat eskimez.”

“Herkes gibi olmak, olmayacak bir şey… Herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey…”

“Fısılda bana n’olursun sağ olduğunu…”

“Karaya düşen, beyazı daha iyi belirtmektir; yoksa, bütün dünyayı kara renge boyama değil.”

“Güler yüzlü yılanlar ve akrepler ülkesinde/ Sen güller ve inciler gibi aynı kaldın yine de”

“Seni ben kalbime çarptım kalbim artık eski kalp değil.”

“Hayat dediğimiz ölüm, ölüm sandığımız gerçek hayat!”

“Günün adamı değil, “dem”in adamı olmak.”

“Anlamak masraflı iştir; emek ister, gayret ister, samimiyet ister. Yanlış anlamak kolaydır oysa. Biraz kötü niyet, biraz da cahillik kâfidir…”

“Sevgi gözde değil gönüldedir. Vücut değil ruhtur aşka kâdir…”

“Kurumuş üzüme de razıydık çürüttün…”

“İçimde yaman tutuk bir şair doğuyor, tut elimden…”

“Ah, ölen ölene içimizde ve dışımızda…”

“Her eve, kütüphane fikri sokulmalıdır.”

“Mutluluk ne mümkün o kentin insanlarına…”

“Bir parça aralayabilir misiniz/ Bizim için/ Zamanın örttüğü perdeleri?”

“Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum…”

“Ve güldün rengârenk yağmurlar yağdı…”

“Arkadaş gel koparmayalım çiçeği/ Dalında seyredelim/ Onun esintilerle gelen kokusuna yetinelim…”

“Kanadı kırık kuş, merhamet ister.”

“Unutmayalım ki amaç, her zaman için şartlardan güçlüdür.”

“Her kişi, gücünün yettiğince bilim yolunda ilerlemek borcundadır.”

“Evet/ Yine de şiirdir beni ara sıra dinlendiren/ Acıma aralıklar verdiren”

“Sen kış güneşi misin/ Yakarsın ısıtmazsın…”

“Artık en büyük savunma savaşımızı içimizde veriyoruz.”

“Ve yine yalnızız kurumuş bir ırmak gibi”

“Haritalar çiziyor ruhum/ Acının, utancın, hıncın ve hüznün haritalarını…”

“Ruhumuzun içinde kar yağar.”

“Hayat, anlamını yitirmeğe başladığı zaman, “hayatın ölümü” başlamış demektir…”

“Sevgi budur. Seven, sevilene ateşinde yanıp kül olurcasına koşacaktır. Sevginin son noktası bu. Sevgide ebedîleşme bu. Sevileni doğrulama ancak böyle gerçekleşir.”

“Çocukluk, güzün dökülen yapraklar gibi”

“Bütün şiirlerde söylediğim sensin/ Suna dedimse sen, Leyla dedimse sensin/ Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım/ Salome’nin Belkıs’ın/ Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın bellisin.”

“Biri çıkmış gibi boş bir mezardan/ Ortalıkta ölüm sessizliği var.”

“Şairler yaşayamadıklarını yazarlar. Ama o yazılacak olanı yaşarlarsa susarlar.”

“Yeni hayat için, yeni bir hareket gerekliydi.”

“Gerçek söylemeyince sanki yok.”

‘”Bir umut vardı gönülde eksilmiyordu…”

“Sen bir gece gelsen/ Güneş doğmasa”

“Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba”

“Çölden geçmek Leyla’ya ermek içindir.”

“Ruh, ölüm dikkatinde yaşar…”

“Bütün lâmbalar sönmüş olsa bile hâtıra lâmbası yanmaktadır.”

“…hem insanı öldürürler, hem de tutar arkasından ağlarlar.”

“Bir yağmur ruhuma çiseler…”

“….dışını böyle süsleyerek içindeki boşluğu gizliyorsun…”

“Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır. Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır.”

“Bakmayın gözlerimin içine/ Gözlerim cebirden bir deprem”

“Onlara anlat ki insan kelimelerden ve şiirden yaratılmadı.”

“Anne ölünce çocuk bahçenin en yalnız köşesinde elinde bir siyah çubuk ağzında küçük bir leke.”

“Baharı yaz uğruna tükettik ve papatyaları seviyor sevmiyor uğruna derken ömrü tükettik bir hiç uğruna.”

“Adalet mülkün temelidir. Peki adaletin temeli nedir?”

“Benim aşkım uymaz öyle her saza.”

“Ancak, umut umutsuzluğun olduğu yerde başlar.”

“Ve son sözü hep alın yazısı söyler.”

“Aşırı umut umutsuzluktur.”

“Hayat sade olmalı, ama yalın olmamalı.”

“Şiir, ruh pencerelerini Allah’a açtıkça şiirdir. Yoksa balmumundan peteklerdir, bal değil.”

“Ve soylular gördü ki, Allah isterse, hükümdar da, devlet de bir kölenin önünde eğilir…”

“Ot gibi var olacağına öl ve yeniden diril.”

“Ne ondan kaçmak bir şeye yarar/ Ne ona varmakla dağılır karanlıklar”

“Allah’ı kaybetmiş insan, neyi aramaktadır? Allah’ı aramayan insan, neyi bulacaktır?”

“Mevlana, “olduğun gibi kal!” demiyor, “gel de değiş!” diyor.”

“Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun; inananlar için bir Nuh’un gemisi vardır…”

“Ölürken yeni doğmuş gibi ölebilmek, bu dünyaya gelişimizin sebebi.”

“Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı günlere geldim bunu bana öğretmediniz.”

“Kavgaya ebedi barış için katılmalı.”

“Müslüman, islamı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.”

“Müslüman, kendisini müslüman bilmek veya saymakla müslüman olamaz. Müslümanlığı bir varoluş haline getirmek borcundadır. Bu varoluşun şuur ve sorumluluğuyla dolup taşmak kaygısını taşımalıdır.”

“Tembellik, nefsin yatağıdır.”

“Her müslüman önce, kendi iç dünyasında müslüman olmalı.”

“Filistin’den geçmiş gibisin. Oranın çiçeklerinden kokular var üzerinde. Gözlerin, oraları gören gözler gibi.”

“Diriliş yüklü bulutlarla linyit dumanının göğe salınmış gölgesini özdeş sanma.”

“Her evde kutsal kitaplar asılıydı. Okuyan kimseyi göremedim. Okusa da anlayanı görmedim.”

“Müslüman babadan ve müslüman anadan gelen, dünya kütüklerine müslüman diye kayıtlı, birbirini müslüman adıyla çağıran, ama İslam hariç kaç yol ve yön varsa dalan, kurt görmüş koyun sürüsü gibi bir doğuya bir batıya koşan müslüman kitleyi, İslam, yeni bir dirilişe çağırıyor!”

“Babam lambanın ışığında okurdu. Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık. Fetihlerde bayram yapardık. İslam bir sevinçti kaplardı içimizi.”

“İnanç tam, güven tam, sabır tam, cihad tam olduğu anda, zafer de tamdır…”

“Bir gün gelecek, yine yüce İslam milleti, bilinçlenecektir. Nerelerden nerelere geldiğini öğrenecek ve bu onu uyandıracaktır. Buna en büyük bir inançla inanıyorum.”

“Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus/ Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus…”

“Özgürlük dedin, eşitlik dedin, başka bir biçimde insanı insana köle yaptın. Allah’ın kulu olmaktan kaçtın, insanın ve eşyanın kölesi oldun.”

“İslam sana, et, kemik, deri gibi, hatta, ciğer, ilik, kalp, beyin olacak, hatta zeka, zihin ve ruh olacaktır.”

“Ah! Taş olsak, toprak olsak; denecek çağ geldi…”

“Yüksel bir kere daha ey ahir zaman ezanı…”

“Kelimeci, lafızcı olmayacaksın. Kelime ve lafzın hakkını da vererek özcü ve ruhçu olacaksın.”

“Geçmişteki büyük İslam yaşantısına hayran olmakla yetinmemeli, o yaşantıyı bu günde gerçekleştirmeyi bir görev bilmeli.”

“Allah var, öyleyse varım.”

“İnkâr edenler, Allah’ın varlığı olmazsa, diyelim nasıl var olduğumuzu açıklasınlar, ama niçin var olduğumuzu açıklayabilirler mi?”

“Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız.”

“İnsansa, kutlu rüyalardan bile uzakta uyumaktadır. Şafak gelmiş kapıya dayanmış, bıçak boğazda, güneş ırmakta, kuzu annesinin memesine yaklaşmakta. Yine de insan uyumaktadır.”

“Kişi ve aile, özel hayatını yaşarken, başkalarınca, rahatsız edilmemeli, ancak gerektiğinde sağlıklı bir hayat sürebilmek için yardım ve destek bulabilmeli.”

“İnsan, kendini hakikate adadığı, ruhunu ona açtığı ölçüde insandır.”

“Herkes gibi olmak, olmayacak bir şey. Herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey.”

“Hakikat, Adalet, Fazilet. İnat etmiyoruz, bunlarda ısrar ediyoruz.”

“İlk insandan başlar hakikat tarihi, yani hakikatin bilinişi.”

“Hep suç bende değil/ Beni yakıp yıkan bir nazar vardır.”

“İnsanlara gurur gelmesin, acizliklerini unutmasınlar diye Allah, ölümü yarattı. Bunu hiç unutmayarak, saatleri ve dakikaları, zamanı tam anlamıyla değerlendirmek: İşte bu dünyada bize düşen budur. Bundan ötesi bize ait değil.”

“Evet, tarihi şöyle yorumluyorum: hakikat savaşı ve hakikate karşı savaşlar, baş kaldırmalar.”

Monna Rosa / Sezai Karakoç

I. AŞK VE ÇİLELER

Monna Rosa, siyah güller, ak güller;
Gülce’nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

Ulur aya karşı kirli çakallar,
Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.
Monna Rosa, bugün bende bir hal var,
Yağmur iğri iğri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar.

Zeytin ağacının karanlığıdır
Elindeki elma ile başlayan…
Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,
Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,
Zeytin ağacının karanlığıdır.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur,
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi..
Ellerinden belli olur bir kadın.
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmakların.

Açma pencereni, perdeleri çek:
Monna Rosa, seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek;
Anla Monna Rosa, ben öteliyim…
Açma pencereni, perdeleri çek.

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;
Saat on ikidir, söndü lambalar.
Uyu da turnalar gelsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;
Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.

Akşamları gelir incir kuşları,
Konarlar bahçemin incirlerine;
Kiminin rengi ak, kiminin sarı.
Ah, beni vursalar bir kuş yerine!
Akşamları gelir incir kuşları…

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar… Su kenarında
Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni.

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa:
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım uymaz öyle her saza,
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler…
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak:
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

Artık inan bana muhacir kızı,
Dinle ve kabul et itirafımı.
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı,
Artık inan bana muhacir kızı.

Altın bilezikler, o korkulu ten,
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;
Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,
Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;
Altın bilezikler, o korkulu ten!

Monna Rosa, siyah güller, ak güller,
Gülce’nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

1952, İlkbahar.

I. ÖLÜM VE ÇERÇEVELER

Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı;
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bir hançer bölüyor, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve…

Lambalar yanıyor, hafif ve sarı;
Gece kar yağacak sabaha kadar.
Toprakta et, kemik çıtırtıları…
Yarı ölüleri bir korku tutar
Değince bir taşa kafatasları.
-Ölüler ki yalnız tırnakları var,
Ve yalnız burkulmuş diz kapakları…-

Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı,
Açıyor elini göğe bir kadın.
Uzuyor, uzuyor, uzuyor saçları
Uğrunda ölen güzel kızların…

Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı;
Esmer delikanlı, hatıra ve kan.
Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları
Sızıyor bir kapı aralığından;
Lambalar yanıyor, hafif ve sarı.

Lambalar yanıyor, hafif ve sarı;
Çocuklara açar mağaraları
Gün görmemiş kuşlar ve örümcekler.
İlan-ı aşk eden dil balıkları
Aşina suları çabuk terkeder…

Lambalar yanıyor, hafif ve sarı;
Bakıyor ateşe, küle böcekler.
Köpekler parçalar kanaryaları
Mektupları bir boz ağaç kurdu yer.
Baykuşlar ötüyor harabelerde;
Yanıyor lambalar, hafif ve sarı.
Bir kaza kurşunu bulur her yerde
Süvarisiz şaha kalkan atları…
Bir ruhun ışığı vardır göklerde,
Lambalar yanıyor, hafif ve sarı;
Ötüyor baykuşlar harabelerde.

Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı;
Titriyor yıldırım düşmüş gibi yer.
Bekledi arzuyla karanlıkları
Anneler, babalar, erkek kardeşler.
Ta içinde duyar ani bir ağrı,
Bir hüzün şarkısı tutturur gider
Anneler, babalar, erkek kardeşler.

Lambalar yanıyor, hafif ve sarı;
Her yatak dopdolu, bir yatak bomboş.
Bir neşe şarkısı tutturur gider

Birinci, ikinci, üçüncü sarhoş;
Kurşunlar sıkılır göklere doğru,
Serçe yavruları yuvada titrer.

Lambalar yanıyor, hafif ve sarı…

Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı;
İnce yelkenleri alıyor yeller.
Titretir kalpleri ve bayrakları
Gemiden toprağa uzanan eller.
Lambalar yanıyor, hafif ve sarı,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gizli hazineler, su yılanları…

İnce yelkenleri alıyor yeller;
Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı.
Beyaz pelerinli hür tayfaları
Kendine bağlıyor siyah kediler;
Titriyor gönüller ve kara bayrak,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gemiden toprağa uzanan eller.
Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı.

Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı,
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bölüyor bir hançer, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve…

1952, Yaz

III. PİŞMANLIK VE ÇİLELER

Rüzgar eser, yağmur yağar, tilkiler üşür;
Bir odun parçası aydınlatır ocağı.
Anne ateşin önünde perişan,
Anne ateşin içinde hür…
Rüzgar eser, yağmur yağar, tilkiler üşür.

Yağmurlar sırtıyla sırtımın arasındadır;
Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın.
Bin parçaya böldü beni bir divane sır,
Sesi geliyor sesi günahkar çocukların;
Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın arasındadır.

Gönüller yanarak kavuşacaktı;
Yüzdeki ıstırap, çile ocağı,
Onun bu ocakta yanan toprağı,
Bir gece rüyamda avuçlarımı yaktı,
Gönüller yanarak kavuşacaktı.

Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara;
Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara.

Annenin başı elleri arasında,
Parmağında aydınlık günlerden kalma yüzük.
Bir fotoğraf asılıdır duvarda:
Aynaya, geceye, maziye dönük,
Annenin başı elleri arasında,

Bir tüfeğin burnu havadadır,
Ateş almak üzredir, mermisiz.
Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım,
Siz beni ne anlarsınız siz!
Bir tüfek ateş almak üzredir, mermisiz…

Bir saman çöpüne tutunmuş kızların
Eteğini ben çektim.
NEyleyim göğsümü kara dağın sert rüzgarı doldurmuş,
Annemden ilk sütü Gülce’de içtim.
Ankara’ya, çatal dağa biz zindandan gün vurmuş:
Az kalsın yerine ben ölecektim
Bir saman çöpüne tutunmuş kızların…

Kediler halıları parçalıyor,
Kırmızı bir ışık düşüyor yere.
Annenin dizinde derman yok,
Annenin kafası iki parçadır.

Hükmedemiyor insan ruhuna ateş,
Rüzgar hükmedemiyor incecik perdelere;
Kediler halıları parçalıyor.

Ateşte sarı gül açan saksılar,
Kızarmış bir ekmek gibi duruyor;
Kulağıma garip sesler geliyor.
Kuş yumurtasından çıkan insanlar
Ahırda bir ata eğer vuruyor,
Kulağıma garip sesler geliyor.

Ben bir şarkı, ben bir tüyüm;
Ben Meryemin yanağındaki tüyüm.
Beni bir azizin nefesi uçurur,
Kalbimde Allahın elleri durur.
Cici ayaklarım iplikle bağlı,
Ben onun sılası, kendimin gurbetiyim;
Ben bir azizin hasreti,
Ben Meryem’in yanağındaki tüyüm.

Benim gözlerim yeşildir, evet evet, onun gözleri kara;
Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara…

Ocak sönüyor, ateş kül oluyor.
Annenin saçları beyaz,
Anne saçlarını yoluyor.
Ateşin içinde gül açar, servi büyür, ardıç büyür, çocuk büyür;
Ocak sönüyor, ateş kül oluyor,
Anne ruhunda ruhuma eğiliyor.

Yaralı kuş kanadını ısıtan
Bir güneş toprağı yarıp çıkacak.
Kadınlar sansa da yaşadığını,
Şarkısız kaldıkça yaşamayacak.
Kadınları şarkılar, geceler aydınlatır.
Kadınları şarkılar, akrepler aydınlatır.
Kadınları şarkılar, zehirler aydınlatır…

Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar.
Hatıralarımı birer birer yakacağım.
Entarimi parça parça edip
Zehirli kirpilere bırakacağım.
Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp
Göğsüme siyah bir gül takacağım.
Batan güne doğru kurşunlar sıkıp
Kendimi boşluğa bırakacağım.
Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz…
Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım,
Siz beni ne anlarsınız siz!
Artık ben gideceğim atım kişniyor;
Bir bebek mum istiyor, bir ölü şarkı istiyor,
Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz, bir deniz;
Beni onun gözleri çağırıyor, duramam duramam.

Benim gözlerim yeşildir, ah, onun gözleri kara;
Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara…

1952, Güz

VE MONNA ROSA

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarımı rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara…

Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;
Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü…

Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;
Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,
İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar.
Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.

Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve kediler her gece sürünür yastıklara.
Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık,
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi…
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
Ruhuma bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.
Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

Sana tavuskuşunun içime girdiğini
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara;
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara.
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara…

1952, Kış (Yılbaşı Gecesi)

Sezai Karakoç
Şiirler IX, Monna Rossa, Diriliş Yayınları


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin