FATMA ZEHRA AKYİĞİT (Bişnev Dergi Yaz 2021)
(Bu yazıda (“”) tırnak işareti; vurgu veya alıntıları belirtmek için kullanılmıştır.)
Sadra şifa kitabımız Kuran-ı Kerim “İkra” emri ile başlar. Bu sırlı kelimenin anlamı yalnızca bir metni sözlü harflerle okumak değil, “anlamak, dinlemek, toplamak” manasındadır aynı zamanda.
Tefekkür eder Hz. Mevlâna, “İkra” diye başlayan bir kitabı nasıl anlatabilirim? “Dinle!” diye anlatabileceğini düşünür ve bunu BİŞNEV! kelimesiyle ifade eder.
Bişnev, Farsça’da şenidan mastarından emir kipidir ve dinle anlamına gelir. Bişnev, Mesnevi’nin ilk kelimesidir, ilk hitabıdır, ilk emridir, ilk davetidir zira tanış olmak için, anlamak için, sevmek için öncelikle dinlemek gerekir.
Hz. Mevlana, dinlemenin anlamını besmele ile anlamlandırır. Mesnevi’sine “b” sesiyle başlayarak özel bir kapının anahtarına işaret ediyor.
Biliyoruz ki Kuran-ı Kerim ve bütün semavi kitaplar Besmele ile başlar. Hatta Kur’ân’ı Kerim’de besmelesiz başlayan tek sûre Tevbe sûresidir ki Besmelenin “b” sırrı, onun ilk kelimesi olan “berâetün” kelimesinin b’sinin noktasında gizlidir. Ve “beraatün” bir uyarıdır. Elbette bu işaretler, ehline malumdur. Böylece Hz. Mevlânâ eserine başlarken kendine mahsus bir tarzda besmele çeker. Çünkü biliriz ki, Besmelesiz başlayan işten hayır gelmez.
Bu bağlamda Rabbimiz’e göre kün “ol” ne ise biz kullara göre de “besmele” odur. Yani Allah’a cc kul olan herkes; tüm işlerine, her gönlünden geçirdiklerine besmele ile başlar ise istek ve arzularını gerçekleştirmiş olurlar. İnsani aklı ile bütün işlerim gerçekleşmedi diye şüpheye düşenlere Hz. Mevlânâ der ki: “Yaradan seni senden daha iyi bildiği ve seni senden daha iyi koruduğu için etmiş olduğun duada bulunanları senin hayrın, selametin için kabul etmedi.” Hz. Mevlânâ; her istek, arzu veya endişenin sonucuna göre sükûnetini muhafaza edemeyenlere şunu söyler; “Deme bu niye böyle, yerindedir o öyle, hele sen sonu seyreyle, bak gör Mevlam ne eylerse güzel eyler.”
Alemlere rahmet Peygamber Efendimiz’in sav “ilim şehrinin kapısı” olarak vasıflandırdığı Hz. Ali ra, “Kuran-ı Kerim ne ise Fatiha odur, Fatiha ne ise Besmele odur, Besmele ne ise b odur. İşte ben b’nin altındaki noktayım” “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı.” buyurur.
Allahu alem, hep o noktayı anlatmak için yazılmıştır cümle ilimler.
O nokta ki, besmeledeki be harfinin teknesinin altındaki noktadır. Sadrında kıymetli bir nükte taşır.
“Nasıl ki kainat Kuran’da mündemiçtir, Fatiha dahi Kuran’ın mücmel bir fihristesidir. Başındaki Besmele Fatiha’nın yüksek manalarını kapsar bir cevherdir ve o Besmele’nin başındaki “be” dahi, tıpkı koca bir ağacı kalbinde taşıyan bir meyve gibi o manalara hamiledir. Ve be’nin altındaki nokta ise o meyvenin çekirdeği gibidir, ta bütün o ağaç bir tek çekirdekten biiznillah sümbülleniverir ve mümbit bir dimağda misliyle neş’et eder.”
O nokta ki, “tevhid noktası” dır. Lakin o noktaya gelebilmek için, evvela Mesnevi-i Şerifin tavsiyesine kulak vermek, dinlemeyi bilmek lazımdır zira “olmak” lığın yolu, “bilmek” ten geçer “bilmek” ise dinlemek ile başlar.
“Dinle; kalp kulağı ile duyup sonra sana seslenen insan-ı kâmilin sesini dinle. Şayet insan-ı kâmilin sesine talip isen, böyle bir insan olmak muradındaysan dinle. Besmele Kuran’ın anahtarıdır; Bişnev de ‘Mesnevi’nin. Anahtar olmasını bilenlerin kilidi açabileceğini unutma!”
Dinlemek…
Sohbet dediğimiz muhabbet yolu, dinlemekle açılır, dinleyebilmek için az konuşmak gerekir. “Layık olmayan tarzda söylenecek sözlerin israf edilmesi, genel hüküm olan ‘israf haramdır’ kâidesince haramdır.” denir. Söylemekten ziyade dinlemektir marifet; dinleyen öğrenir, öğrenen bilir, bilen “olmaya” yol bulur.
Bununla birlikte “kendilerinin dinlemeden öğrendiklerini zannedenler ise ‘Gör zahidi kim sahib-i irşad olayım der’ beytinde anlatılan manaya düşer” denir.
“Nerede bir kulak varsa, ondan yol gösterici yol hasıl olur. Nerede bir taş varsa, söz dinlerse eğer, taş olmaktan çıkar, yeşim derecesine yükselir. Evet, göz yol göstericidir, ama kulak yol buldurucudur. Kulak, eğer doğru ağızdan çıkan sözleri işitirse, göz gibi yanılmaktan da ârîdir ve o doğruyu görmez ancak doğruyu bulur. Tabi bu durum, söz bir kulağından girip, diğer kulağından çıkanlar ve kalpleri ve kulakları mühürlü olanlar için değildir.”
“Bişnev, ‘Dinle!’ demektir. Dinle ki, içindeki inleyiş seni boğmasın. Dinle ki, dilsiz, alfabesiz mânâ kalbine aksın. Dinle ki, açılmaz sandığın kapılar sana açılsın. Dinlemek anlamaktır. Kim konuşursa konuşsun, ağzından ballar aksa da söylediği her kelime bir müjde taşısa da dinlemeyi bilmiyorsan, tıpkı denizin ortasında susuzluktan şikâyet eden âvare gibisin.”
Can canın kıymetini bildiği ölçüde kıymetlidir. Bunun için; dünyevi makam, sıfat, isim gibi insanları birbirlerine karşı mesafeli tutan duvarları yok saymak gerekir.
(Müberra Aktürk) “Kişi bilmediğinin düşmanıdır.” ya hani. Dost olmak için bilmek, bilmek için dinlemek gerek. İnsanı yaratan, şekil veren, kalp, göz ve kulak veren Rabb’imiz; “Birbirinizi tanıyasınız diye sizi farklı farklı yarattım” buyururken, farklılıklarımızın birbirimizi sevmeye engel olmadığını özellikle belirtmekte. Bu farklılık sadece fiziksel farklılıklar değil elbette. Yaşamlarımız farklı, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz… Hayallerimiz, ümitlerimiz başka başka. Senin başına gelen benim başıma gelmedi doğrudur ama seni anlamama engel değildir bilirim. Her insan bir âlemdir sonuçta. Yürekten çıkan söz yüreğe oturur, dilden çıkanın müşterisi kulaktır. Sen yüreğinle söyle, yüreğimde yerin hazırdır bilesin.
Uzun, zor ve meşakkatli yolculuklar muhabbet ede ede gidilince kısalır sanki. Mesafeleri yakınlaştıran, zorlukları kolaylaştıran muhabbet, sevgi ile söylemek, sevgi ile dinlemektir.
İnsanın doğarken çıktığı hayat yolculuğu bazen zorlu ve dayanılmaz bir hâl alabilir. İşte o an insanın en fazla sevgiye ve muhabbete ihtiyacı olduğu andır. “Çocuklarınıza en çok kızdığınız, sinirlendiğiniz an, onların size en çok ihtiyacı olduğu andır.” demişti bir düşünür. Kızgınlıklar, kırgınlıklar, küskünlükler olduğunda hayatta, yapmamız gereken çok kolay aslında, daha fazla sevgi, daha fazla muhabbet.
Dinle diye inleyen bir nesil var yanı başımızda. Kendisini dinletmek için avuç avuç paralar harcayan, samimi bir dosta, su ve hava kadar muhtaç! İletişim çağında muhabbetsiz bir iletişim içindeyiz. Uzakları yakın eden pek çok araç, yakınımızdakileri ırak etmede.
Derdi veren dermanını da vermiş elbet, yeter ki iyileşmeye niyet et! İlk adımı atan ol, en yakınından başlayarak dinle, önce kendini dinle. Hoşça bak zatına, yüreğinde yer aç kendine.
Kim olursa olsun dinle, ne yapmış olursa olsun anlamaya çalış. Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek almış. Neden sonra, yaptıklarından pişman olmuş ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak istemiş. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşeviymiş. Hâlini Hacı Bektaş Veli’ye anlatmış ve Hacı Bektaş Veli can kulağı ile dinlemiş ancak “Helal değildir.” diye bu kurbanını geri çevirmiş.
Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gitmiş ve aynı durumu Mevlana’ya anlatmış. Mevlana ise bu hediyeyi kabul etmiş. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bu kurbanı kabul etmediğini söylediğinde, Mevlana söyle demiş; “Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.”
Adam üşenmemiş kalkıp tekrar Hacı Bektaş dergâhına gitmiş ve Hacı Bektaş Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sormuş. Hacı Bektaş da şöyle demiş; “Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten o senin hediyeni kabul etmiştir”.
Öyle engin bir yüreğimiz olsun ki, derdi olan bize koşsun, pişman olan ilk bize versin müjdeyi. Gönül derdi olana gönül doktoru olabilelim. Bizi öldürmeye gelen bizde dirilsin. Maksada sabırla erişilir, aceleyle değil. Sabret, doğrusunu Allah daha iyi bilir. Eyvallah…” (Müberra Aktürk)
“Konuşmak için önce dinlemek gerektir
Konuşma cihetine dinleme yolundan gir
Dinlemeksizin konuşmak
Ancak Allah’a mahsûstur”
Hamuş! Suskun… Sus…
“Gaflet perdesi tamamıyla yırtılmasın, mihnet tenceresi yarı ham kalmasın diye susturdular bizi. Kulağımız kalmadı ama baştan ayağa kulağız. Ağzımız söylemiyor, dudağımız yok ama baştan başa sözüz.”
“Bişnev!
Dinle Allah aşkına!
‘Gel, gel Allah aşkına!’ diyorsan, ‘Hamuş!’ ol sen de…
Niçin susarız?
Dinlemek için. Evet, en duru susmak, dinlemek içindir. Dışarıdaki dünyanın çiğ gürültüsünü unutmak için susarız. Acısıyla, can yakışıyla, düş kırıklıkları ile kendi dünyamıza sığınmak için susarız. İşte o an dinlemek başlar. Dinlerken dinlendiğimiz bir sığınıştır bu.
Bişnev! Dinle! Sırrının esrarı burada açılır. Okşayıcı bir el gibi dokunur ruhunuza kelimeler. Sese nefese bürünmüş dost gibi kokan sevgilinin terine bulanmış kelimeler dinleme kanatları ile inşirah eder sadrınızı. Ve ardından anlamak gelir.
Bulma. Budanma. Sayıklama, unutma artık hepsi geride kalmıştır. Anlama en berrak sade haliyle yüreğinizi bir anne eli gibi sarıp okşamıştır.
Susmak yalnızlık…
Dinlemek yalandan yalın kalmak…
Anlamak hep bildiğinin hiçe çıkmasıdır.
Susmak yalnızlıktır; çünkü yalnızlık içsel kimliğimizdir. Doğum yeri, doğum tarihi, anne adı baba adı silinmiştir, okunmaz.”
“Bişnev diye başlıyor Mesnevi’ye Mevlana. Yani, Dinle!
Dinle, anla, öğren….
Peki neyi?
Hatırlamayız ama her şey o bizi hipnoz edecek denli etkileyici sese karşı verdiğimiz özgüven dolu bir “Bela/Evet” ile başladı. Daha beden yoktu ama can kulağı vardı, vardı ki duyabilmiştik O sesi. Ve kabul etmiştik o hiçbir varlığın kabul etmediği teklifi: insan olarak gelecek ve insan olarak kalacaktık o hayal aleminde. Emanetti artık “insanlık” bize…
Sonra, alem değişti. Yolculuk başladı. Hatırlayamasak da. En güvenli yerde, ruhumuz bedenle bütünleşirken, işlev kazanan ilk organımızdı kulak ve o kulakla duyduğumuz en güzel ikinci sesti anne sesi. Daha görmeden, dokunmadan, sadece duyarak öğrenmeye başlamıştık.
Dinle diyordu o ses, dinle ve öğren. Işığın gölgesi bize güven verirken.”
“Sahi, neden cezbeder ki musiki insanı?
İçimizdeki güzelliği, saflığı, ruhumuza üflenen o nefesin sahibini hissettirdiği için midir acaba? Acaba o ilk aleme, O sese götürüyor da can kulağımız bizi, ondan mıdır?”
“Aşkın gök kubbesinden üç elma yerine üç kelime düştü:
Sus!
Dinle!
Anla!”
“Sonra ‘Bişnev!’ dedi Mevlana. ‘Dinle!’
Sonra ‘Bişnev!’ demiştim ben de! Dinle! Hâmuş ol dinle! Kendin ol dinle! Tövbe et dinle! Affet dinle! Ama dinle! İlle de dinle!
Sath-ı müdafaada meşruiyet aramak senin neyine!
Dinle! Hataya bedel, günaha kefaret biçmek senin neyine!
Dinle! Cüceler dev, ayaklar baş olmuşsa cüceyle boy, devle güç yarışına girmek senin neyine!
Dinle! Akıllar uçmuş, fikirler gitmiş, duygular yerle yeksan olmuşsa, namus, edep haya, en çok da namustan, edepten, hayadan, akıldan fikirden yoksunların eline düşmüşse konuşmak senin neyine!
Sus ve dinle!
Hâmuş ve Bişnev!
Talipsen kara bahta, kör talihe… Dinle!
‘Gel, gel ne olursan ol, yine gel!’ diyorsan, ‘Hâmuş!’ ol sen de… Sonra da ‘Bişnev!’ de En Sevilene!
Ve semaya dursun yürekler AŞK’ın önünde.”
