FATMA ZEHRA AKYİĞİT (Bişnev Dergi 2. Sayı Sonbahar 2021)
Hüzün sözlük dilinde; sürûr ve ferah kelimelerinin karşıtı, üzüntü, gam, keder, hem, kalp kırıklığı, istenilen ve sevilen bir şeyin geçmişte ele geçmemesinden, elden kaçmasından, kaybından ya da gelecekte istenmeyen ve çirkin bir şeyin kendisine geleceğinden doğan üzüntü, geçmişteki bir kayıptan duyulan keder, iç ve dış sıkıntıların tesirinden dolayı hissedilen ruhî ve fizikî acılardır.
Bilirsiniz, kimilerinin damağında dudak gülümseten mayhoş bir çiçek kokusu, dimağında usulca dolaşan tuzlu gözyaşıdır hüzün. Kimilerine ise tüm varlığını kangren edebilecek güçte bir zehirdir. Sordum bilenlere, hüzün nedir? Öyle dediler…
Sonbahar bizim için hüznün depreştiği bir mevsimdir genellikle. Bu sebeple son yazıda hüznü araştırmak istedim. Gerek psikolojide, İslam düşünce tarihinde, felsefede gerekse edebiyatımızda hüzne dair gördüğümüz manzaralar karşısında derin düşünce deryalarına dalmamak elde değil. Buyurun birlikte kulaç atalım maviliğin iç dünyasına, hüznümüzü yıkayıp arıtalım berraklaşsın dünyamız.
“Melâl, içe doğru bir yolculuktur ve kişiyi zenginleştirir. Hüzün ve melâli tedavi etseydik, bugün herhalde pek çok edebî şaheseri okuyamazdık. İnsanın yaşantılarından öğreneceği çok şey vardır. Hüzün bizi iç dünyamızın daha önce keşfetmediğimiz ayrıntılarıyla buluşturabilir. Onu bir misafir gibi kabul etmek gerekir. Misafir size yeni bir dünya getirir ve size bir şeyler katarak ayrılır.” (Kemal Sayar)
“Melali (hüzün) anlamayan nesle aşina değiliz” (Ahmet Haşim)
“Hüzün en çok yakışandır bize, belki en çok anladığımızdır” (Hilmi Yavuz) “Biz, hüzün peygamberinin ümmetiyiz, diyor dede, ağlayabilenler ağlar ağlayamayanlar ağlar gibi yapar.” (Gül Yetiştiren Adam, Rasim Özdenören) “Hüzün sana içinde sevinç getiren bir zarftır.” (Cahit Zarifoğlu)
“Yalnız hüznü vardır, kalbi olanın” (İlhami Çiçek)
“Mümine isabet eden ve onu üzen hastalık, sıkıntı, hüzün ve elem gibi şeylere karşılık Allah Teâlâ kulunun günahlarını siler, bu nevi musibetler günaha kefaret olur.” (Hadisi şerif, Buhari)
“Mümini dini konusunda ancak korku ve hüzün rahatlatabilir” (Hasan-ı Basri) “Hüznün şarkısı: İnsanın kalbiyle konuşmasıdır… Hüzün, insan yeşerten bir mekteptir.” Romeu adlı polis komiseri Portekiz’de mutsuz bir insan gördüğünüzde yapacağınız en kötü şeyin onu neşelendirmeye çalışmak olduğunu söylüyor. “Mutsuzsunuz ve
mutsuz olmak istiyorsunuz. Ofiste insanlar sizi eğlendirmeye çalışıyor. Oysa o gün mutsuzluğun tadına varmak istiyorsunuz.”
“Kalp, en iyi sükûnet makamında çalışır. Gürültü kalbin düşmanıdır.” “Kalbin anahtarı hüzündür. İnsanı insan yapan, insana ruh sunan bütün kapılar hüzünle açılır.”
“Niçin hiç kederlenmiyorsun?” sorusu ve Sokrat’ın buna verdiği, “Çünkü kaybettiğimde beni kederlendirecek şeyler edinmiyorum ”cevabı… “Hüzün sahibinin bir ayda kat ettiği yolu hüzün çekmeyen bir yılda kat eder” “Her duyguyu mümkün olan her haliyle yaşamak isterim. Bir resmi tek renkle boyamak niye? Ne pahasına olursa olsun kederden kaçınmakla kendimizi sınırlamış oluruz. Hüzünde de büyük bir güzellik var.”
“İçinde hüzün olmayan kalp haraptır. Nitekim bir evde insan ikamet etmezse o ev harap olur.”
“Her şeyin bir zekâtı vardır, düşüncenin zekâtı ise uzun uzun hüzünlenmektir.” “Ümmet içinde mahzun birisi ağlasa, bu ağlama sebebiyle Allah Teâlâ o ümmete merhamet eder. Yusuf’unu as kaybeden Yakup as tasasından “Ben taşan hüznümü kederimi ancak Allah’a şikâyet ederim” demişti.” (Sufyan b. Uyeyne) “Şeyhlerden biri, müritlerinden birisi sefere çıktığı zaman ona: “Bir mahzun görürsen selamımı söyle” diye emir verirdi. (Kuşeyri)
“Davud Tâî’nin ks galip hâli hüzün idi. Geceleri şöyle niyazda bulunurdu: “İlâhî, senin derdin benden diğer dertleri sildi, süpürdü, uykumla arama girdi. Her an başına gelen musibetler yenilenen kimse hüzünden ne ile teselli bulur ve nasıl kurtulur?” Allah Teâlâ “Bizden hüznü gideren Allah’a hamdolsun dediler” buyurmuştur.” “Ebu Hüseyin Verrâk ks bir gün Ebu Osman Hîrî ks’ye hüznün ne olduğunu sormuş ve: Hâzin hüznün ne olduğunu sormaya vakit bulamaz, önce hüzünlü olmayı talep et, sonra hüznün ne olduğunu sor, cevabını almıştı.”
“Ömrü kısa, iktidarı az, talip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir müminin maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, müptela olduğu acılar, elemler gidip hüzünle derinleşince, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede muvakkati ebedîleştirir, damlayı deryalaştırır ve zerreyi de güneş hâline getirebilir.”
Rivayetlere göre, Allah cc Hz. Âdem’i yarattığı zaman onun çamuruna doksan dokuz sene hüzün yağmuru, bir sene sevinç yağmuru yağdırmıştı. Bu yüzden insanoğlunun hüznü sevincinden çoktur. Aslında nereden başlamalıyım anlatmaya nasıl bitirmeliyim bu yazıyı bilmiyorum. Hakkında her avazdan bir tanım yükselen lakin kelimelerin biçare kaldığı tarifsizlikmiş meğer hüzün. Hüznü yaşarken görenler, öldüğünde “iyi bilenler” dediler ki:
Hüzün; insanın kendi acziyetini kavraması, kibirden geri durması için bir içsel gelişim vasıtası, benliklerimizi dirilten bir duygudur.
Hüzün; ne yazdır ne kış ne de rüzgârın gelgitlerinde debelenmektir, hüzün sonbahardır.
Hüzün; insanı kendi sahici varoluşuna döndürür. Orada rütbeler, dünyanın iktidar işaretleri sökmez. Neysen, osun hüzünle beraber. Daha halisane, daha sahici bir varoluşa tutunursun. Psikanaliz, sanatı ana rahmindeki sükûnete dönme arzusu olarak betimler. Hüzne muttali olan bir şair veya yazar kendi iç gerçekliğini çok daha yalın bir halde kavrar ve aksettirir. O yüzden Fuzuli, ‘aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabip’ demiştir. Hüzün; Balıkesirli Rasih’e, ‘dilde gam var lütfeyle gelme ey sürur / olamaz bir hanede mihman mihman üstüne’ dedirten şeydir. Hüzün edebiyat adamı için bir gök bağışıdır, onunla içinin kuyularına iner, oradan büyük hazinelerle döner.”
Hüzün; “Mutlu değilsen ve olamıyorsan, normal bir insan değilsin” etiketini yırtan mantıktır. Hüzün düzelme imkânı olmayan ve insana acı çektiren olayları yok saymak ve böylece hayali bir mutluluk yaratmak yerine, bu olayları kabullendirmekle insanı daha huzurlu kılar. Hüzün sizi gündelik hayatınızdan alıkoymaz. Hüznün kendine mahsus bir devinimi vardır, sizi kanatlandırabilir, bambaşka hassasiyetlerle buluşturabilir.
Hüzün; günler kısaldığında, yapraklar dökülmeye ve tabiat ölmeye yüz tuttuğunda misafirliğe daha kolay gelir.
Hüzün; insana huzur ve itminan hissini daha derinden yaşatır.
Hüzün; gönle manevi bir burukluk veren, vicdanı ve merhamet duygusunu besleyen, olgunlaştıran, tebessümle tefekküre daldırandır.
Hüzün; kalbi hayatın kıvamını oluşturur. Hüzün varsa kalbin var demektir. Kalbi olmayanlar hüzünlenemezler.
Hüzün; insanı düşünmeye sevk edendir. Boş işlerden uğraşılardan uzak tutandır. Dünyanın, anların, yaşanmışlıkların ve kendisinin de geçiciliğinin idrakinde olmaktır. Bunun idrakine hüzünle varmış kırık kalpli bir kişinin, kötülük olarak adlandırılan eylemlere düşmesi pek de kolay olmaz. Yani mahzun birinin fitneye dedikoduya bulaşması kolay bir iş değildir. Hüzün, mahzun kişiyi dünya hayatının her anını değerlendirmeye sevk edendir.
Hüzün; vicdanın, idrakin zekâtıdır. Hüznün görevi insanı tamamlamaktır, ona insanlığını hatırlatmaktır. Çile, dert insanı olgunlaştıran bir mayadır. Hüzün, insanın içinde bulunduğu durum hakkında sürekli düşünmeye, sorumluluk ve kendini yargılama (muhasebe) bilincine, kısa dünya hayatının her anını değerlendirme iradesine yöneltir. Hüzün; patolojik bir arıza olmayıp insanın kendini yetersiz görmesini sağlayan yapıcı bir şuur hali, nefsi temizlemenin ve tövbe gibi ahlâkî makamlardan geçirerek salih amellere, daha yüksek makamlara doğru geliştirmenin bir aracıdır.
Hüzün; inanç sahibi garip insanın, bu dünyada kendisini evinde hissedemeyişidir. Ayrılık acısıyla, Hz. Mevlana’nın ‘ney’i hikâye ederken söylediği gibi, inleyip durmasıdır. Garip, bu dünyada gurbettedir ve sevgiliyi özlemektedir. Hüzün; İnsanın kendi günahlarını, Allah’a karşı kusurlarını, ahiret günündeki
hesabını düşünerek korkması ve dertlenmesi, insanlığa hizmet gayreti, takvası, Cenab-ı Hakk’ın cemaline olan iştiyakı, peygamber ve ulu kişilere sevgi, aşk ve hasret duygusudur.
Hüzün; radyo dalgalarının dalgalanması gibi insanoğlunun kalbini ilahi varidata açık tutması halidir. Gamsızlık bu ihtiyacı görememektir, gaflet halidir. Gaflet, Allah’ı unutmak, ölümü unutmak, hesabı unutmak, ahireti unutarak yaşamaktır. Hüzün ise o konuda bizi kendimize getiren, kıvam kazandıran bir duygudur. Hüzün demek ölüm varmış gibi yaşamak, hesap varmış gibi yaşamak. Rasulullah’ın sav iklimiyle şarj olup ondan hissedar olmaktır. Hadisi Şerifte buyrulduğu gibi “Bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz.”
Hüzün, “Doğuda bir Müslümanın ayağına diken batsa, Garptaki bir Müslüman bunun acısını duyup üzülmezse, o onlardan değildir” mealindeki hadis-i şerif e can kulağını veren Selahaddin-i Eyyubi’ninki gibi sahibinin zaferine sebep bir dua olan bir gaye-i hayal, ideal, mefkûredir.
Hüzün; Rabbin insanda onu kemale sevk eden bir tecellisidir. Hüzün insanı harekete geçiriyor. Hüzün; yaşatmak için yaşamaktır. Bir gaye için çalışmaktır, hüzün aslında gerçek mutluluktur. Yaşatma arzusu insanı yaşama sevdasından vazgeçirebilir. İnsan kendi mahiyetini çok sever. Onu dışarıya taşıyabilmek için dert ve ıstırap ile yoğurulmaya gerek var. Allah, bizi bu dünyaya imtihan için getirmiş, birtakım sıkıntı ve belalar ile bizim istidat ve kabiliyetlerimizi inkişaf ettirip olgunlaştırmak istiyor. Bize düşen, bu sıkıntı ve belalara karşı sabır ile mukabele etmek ve dünyanın hangi hali olursa olsun, geçici ve imtihan için olduğunu bilmek ve saadeti ebediyedeki mükâfatını düşünüp teselli bulmaktır.
Bir taş kaba saba iken, bir heykel tıraşın elinde şekillenerek güzel bir sanat olması için, bazı yontma ve kırılmalardan geçmek eza ve cefa çekmek zorundadır, yoksa kemal bulamaz. Bunun gibi, bizim de fıtratımızda çok kaba saba ve ham kabiliyetlerimiz var; bunların inkişaf edip olgunluk kazanması için bazı imtihanlardan geçmesi gereklidir. Bu kabiliyetlerimizin inkişaf edip olgunlaşması da ancak sıkıntı ve imtihanlarla oluyor.
Allah boş yere kimseyi hırpalamaz ya ceza ya makam ya da mevki vermek için sıkıntıya tabi tutar; Hayat bir elek gibidir, sıkıntılar ile sallanır; bunun sonucunda kimileri isyan ile elenir, kimileri de kalburüstü makamlara çıkar.
Peygamberlerin ve evliyaların hepsi, bu makama ve bu seçkinliğe ulaşmak için birtakım eleklerden ve süzgeçlerden geçmişlerdir. Tasaffi ve kemal, ancak hüzün ve çile ile elde ediliyor. Büyük makamların ve büyük mevkilerin tecrübe ve imtihanı da büyük olur.
Hüzün insan mahiyetinin temizlenmesine, saflaşmasına neden oluyor. İnsan mahiyetini temizleyerek, sır olarak baktığımızda çaresizlik lisanı ile yapılan duaların çerçevesinde ele alırsak musibetlerin, sıkıntıların, hastalıkların bizi temizlediğini görüyoruz. Maddi sıkıntılar, dertler insanı bu kadar çok temizliyorsa Ümmeti Muhammet adına çekilen sıkıntıların nerelere sebebiyet verebileceği, hangi kapıların açabileceği tarifi mümkün değil. Biz kendi mahiyetimizin dışına taşmakla
mükellefiz. Şefkatimiz, merhametimiz bütün mevcudata sirayet etmesi lazım. Kulağımızı nereye çevirsek mazlumların ahını, zalimlerin naralarını işitiyoruz. Bu acılar bizleri derinden hüzünlendirmesi, ruhumuzda hissettirmesi lazım. Bunu his eden ruhlar ham ruhlar değildir. Kişi insanlığın dertleriyle hüzünlendikçe iman kavîleşecek, iman kavîleştikçe hüzün kârlık daha da artacak ve bu hâl onun manevi bakımdan olgunlaşmasına vesile olacaktır. Hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, abidlerin evradı ezkarlarına, zahitlerin takva ve veralarına denk tutulmuştur. Bişr-i Hafi ne güzle demiş “Hüzün bir hükümdar gibidir. Otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez.”
Hüzün; ilaçla, merhemle dinmez. Ulvî aşkla, vuslatla, menzile ulaşılınca, kalp ve gönül mutmainne makamına erişince diner. Bu manada “dinmek” son bulmak demek değildir. Aslına kavuşsa da hâl devam eder.
Hüzün; dünyevî veya nefsani bağlar yüzünden Allah’a yakınlaşamayan, O’nunla ünsiyet kuramayan dervişin bu ayrılıktan duyduğu acı ve kederdir. Hüzün, kalbin mâsivâya (Allah’tan başka her şey) meyl-ü muhabbetinden ve duyguların teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır.
Hüzün; bir fazilet ve yüksek bir manevi hâldir. Çünkü hüzün tefekkür eden, dünyevî olandan arınmaya çalışan, her şeye gönül gözüyle düşünüp bakan, daima ulvî aşk içinde yaşayan hazret-i insanın meşrebidir. Bu sebeple İslâm tasavvufunda hüzün havf, huşû, züht, verâ gibi erdemlerin yanında zikredilir. Hazret-i insan kemalâtına ulaşan biri için rahat olmak eksikliktir.
Hüzün; Allah için ağlayamamaktan dolayı kalpte duyulandır.
Hüzün; insanın kalp mekanizmasını, duygular âlemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir serâ, bir atmosfer ve Hakk’a bağlılıkta cebrî bir çeper, dolayısıyla da cebrî bir yoğunlaşma yoludur.
Hüzün; korkulacak kadar kötü bir şey değil aksine çok faydalıdır. Bilirsiniz, hüznün bir de dünyaya bakan yüzü vardır.
Sanırım şairin dediği gibi,
“Teessüf eyleme mağlup isen de leşker-i hüzne,
Huda imdat eder, mansur olursun, böyle kalmazsın.”
(Hüzün askerine yenilmiş olsan bile, üzülme,
Allah sana yardım eder, böyle kalmazsın)
