FATMA ZEHRA AKYİĞİT
Zamanla kararıyor insan,
zamanla ağarıyor…
Zaman;
gökte ayrı kara,
toprakta ayrı…
Zaman;
saçlarda ayrı kara,
ayrı ak’arıyor…
Henüz ak düşmedi saçlarıma diye
ölümden muaf değil hafızam,
hatırlamakta kabri
ki zaman;
ölüme işliyor nakışlarını
nefes nefese…
Göz vahamın eteklerine,
dudaklarımın kıyısına
birkaç çizik kırışıklık resmetti diye,
“yaşamak”
(borcu mudur, suçu mudur, vazifesi midir, nimeti midir, imtihan mı bilmem, her ne ise…)
yaşamak, düşer mi boynumdan?
Ömür; ölüme doğru, ölüm doğru.
Bir nokta, gece damlası.
Karanlık;
sona doğru tık tık
atamazken bir adım,
sele dönüyor tıp tıp
koşar adım…
Bir nokta;
akla ezâ kalbe ezâ.
Bir çift nokta;
bir nazar,
sadra şifa,
siyaha beyaz ışık,
grileşiyor…
Bir nokta;
nehir akışı
her telinde ötüşen beyaz güvercinler,
özü gürleşen
zeytin dallarına konuyor…
Gün geceye meydan okuyor
gece güne,
bir heceteyn rahmet olup yağıyor
çoraklığına tam altı tarlanın,
harf harf kazılıyor
defineyi bulmak ümidiyle
hece taşları kâğıda…
Azrail;
ilahi emre tâbi,
geliyor…
Çizgilerin bir ucunda
doğar tebessümlerce ümit,
diğer ucunda
hüzünleri kalemin,
tam “ol”uyor derken bir şeyler
“vur!” emriyle Dostun,
“kün” emriyle Hakk’ın “al!” emriyle,
yaklaşmakta olan
yaklaştıkça yaklaşıyor…
“Yaşamak” kadar “ölmek” de
zamanla tabi,
bekliyor,
beklerken ve özlerken
güzelleşiyor kimi mevt;
kimi diri,
nazlanırken gelmemekle
yetişemeyebilmek ihtimaliyle bile
süründürmekle aşkı,
âşıkı,
maşûku,
öyle bir güzelleşiyor ki
akla ayrı şifa
kalbe ayrı şifa,
kalb-i akla,
akl-ı kalbe
hibe…
