İBRAHİM ŞAHİN
Selamların en güzeli, muhabbetin en içteni ve duaların en samimi olanı ile selam, muhabbet ve dua olsun sana sevgili yarenim. Bir Cum’a gününe, yârence sohbet sofrasına, gönül muhabbeti iklimine daha ulaştıran rabbimize hamd olsun…
Nasılsın görüşmeyeli can dostum, sıhhat ve afiyettesindir inşallah
Biliyor musun geçenlerde senden aldığım mektup hem heyecanlandırdı beni hem de cevabını istediğin soru bir hafta gecemi gündüzümü kuşattı desem mübalağa etmiş olmam inan. Sevgili yârenim nasıl anlatılır ki yürek, yüreğin sırları nasıl keşfedilebilir ki içine girilemeden ama inanır mısın bu cevabın peşinde dolaşırken kendi yüreğimle de tanış oldum sayende. Ona dedim ki “bana kendini anlat, diğer yürekleri, sancılarınızı, coşkularınızı, hayata katkınızı anlat ki aynı hayatı paylaşmamıza rağmen bir yabancı gibi mahsur kaldığınız taraflarınızdan haberdar eyle beni…”
Bir süre sustu, ilgi gösteriliyor olmaktan dolayı meydana gelen heyecandan mıydı dilinin tutulması yoksa bunca zaman ilgisizliğe mahkûm edilişine kahrından mıydı bilemedim ama öylece hiç konuşmadan günlerce etrafında pervane etti beni.
Düşünebiliyor musun sevgili yârenim, üç gün, geceli gündüzlü koskoca üç günün sonrasında dilinin düğümü çözüldü elhamdülillah ve anlatmaya başladı;
“… ve Allah insanı yaratmayı diledi…” diyerek başladı söze.
O’nu eşref-i mahlukat kıldı ve mayasına muhabbet kattı. Muhabbet insana yaşama sevinci veren sıcacık, kıpır kıpır bir duyguydu ve membâı; yarttığı varlığın göğüs kafesinin arkasına yerleştirdiği yürekti.
Yürek yalnızlığa dayanamazdı, yalnız soluk alamazdı. Halleşecek dost arardı. Sefer halinde olduğu yalnızlık çölünde amansız sancılarla kıvranmaya başladı; sıra dışı bir varlıktı.
Vedûd olan Mevla onun bu hâline Rahmet nazarıyla baktı. Sonra da lütfettiği rûhî, duygusal ve fizîkî gereksinimlere latif bir aks’ı sadâ olarak kendisine meyil ve ülfet edebileceği bir can ile nasiplendirerek; kadını ve onun yüreğini yarattı. Sevmeyi ve sevilmeyi de ömür boyu sürsün diye gıda yaptı her ikisine de.
Biz, her ikimiz de o gün bu gündür bir diğerimiz için; eş, dost, arkadaş, sevgili; hayatı daha latif, zarif, leziz, mutlu ve huzurlu yaşayarak içine efsunkâr bir lezzet katalım diye “yürek coşkusu” denen bir duyguyla nasiplendirildik.
Bedenlerine yerleştirildiğimiz her iki can da muhabbetle sarıp sarmalayan, fıtratlarına nakşedilen safiyetlerine zarar verecek her türlü olumsuzluklardan koruyan birer elbise olacaklardı yekdiğeri için. Hayat denizinde meydana gelebilecek olumsuz çalkantılardan kaçıp sığındıkları güvenli birer liman, hayatın zor yokuşlarında ki yorgunluklar için dizlerine derman, hüzne ve hicrana düştüklerinde şefkatle açılan mûnis birer kucak, mutluluk ve coşkularında ise takındıkları ipeksi birer kanat olacaklardı yayacağımız enerjilerle.
Kucakladılar her iki can da birbirlerini bütün içtenlikleriyle. Büyüdükçe büyüdü o efsunlu iklimde sevgi. Bu akışın karşısında duramaz olduk yerimizde, sanki bütün hücreler dilimiz olmuştu birlikte yakardık Rabbimize “aşkı kanat olarak taksın” diye bize…
O gün bu gündür aşka düşen kalpler sığmaz olur göğüs kafesine; kanat çırpar maşukunun sevgisiyle; uçsuz bucaksız özlem iklimlerinde…
Duyduklarım karşısında şaşıp kalmıştım sevgili yarenim. Meğer ben nasıl bir cevher taşıyormuşum da haberim yokmuş göğüs kafesimin gerisinde?!…
Ve tana tane anlatmaya devam etti; “Biliyor musun” dedi “Her şeyin ilk var oluşunun zarif ve heyecan verici olduğu gibi, insanın hayat sahnesine ilk atılışı da tarife sığmaz derecede heyecan verici bir hadisedir anne, baba ve diğer akledenler için.
İnsan başlı başına koskoca bir alemdir; bir ibret tablosudur özenle seyredilmesi gereken. Başlangıcı bir damla hakir su olan insan, ana rahminde geçirdiği sırlarla bezenmiş çok özel ve orijinal evrelerden sonra aciz, korunmaya ve kollanmaya muhtaç bir varlık olarak gelir dünyaya. Hem de öyle bir geliş ki; onca aczine ve meşakkat verici gereksinimlerine rağmen sultanlar gibi oturur bizim, yüreklerin özünde kurulan merhamet ve muhabbet tahtına.
İnsanın ta çocukluk yıllarından itibaren fiziki ihtiyaçlardan önce daha içten ve derinden bir dürtüyle ya da melekeyle yüreğinin ihtiyaçlarına; saf ve temiz duygularla bezenmiş sevgi refleksine muhatap ve muhtaç olduğunu görmüyor musunuz?” dedi ve sustu.
Bir an düşündüm; İnsan hayatının tarihi süreci gözlemlendiğinde görülmektedir ki; belli bir süre çocuksu saf muhabbetlerle, evcilik oyunlarıyla kendisini hissettirmeye başlayan bu duygular her geçen gün tekamül göstererek gelişmeye başlar. Zaman su gibi akar. Gece ve gündüz, haftalar, aylar, mevsimler ve yıllar birbirini kovalar bu saltanat içinde.
Gün geçtikçe bağımlılık azalır anne ve babaya, gün geçtikçe kendisinin farkına varmaya başlar. Gün geçtikçe bir “ben” in varlığını hisseder özünde. Fizyolojik ve rûhî gelişmeler birbiri ardınca çalar kapısını, kendisini tanıtır o’na.
Onları tanıdıkça, hissettikçe dünyası genişler, artık bir zamanlar tüm vakitlerini içtenlikle kuşatan anne ve babasının yüreklerindeki tahtı yetersiz kalmaya başlar. Taht kuracak yeni yürekler, kendi yüreğine tahtını kuracağı yeni sultanlar aramaktadır fıtrî bir gereksinim olarak.
Önceleri, minicik yüreğine kocaman sevgiler sığdıran çocuğun her türlü çıkar ve tutkulardan, nefsî dürtülerden uzak, saf, tertemiz bir sevgidir nasiplendiği.
Şimdi ise bambaşka bir yüzüyle tanış olmuştur sevginin. Sevdanın kocaman ama zarif kanatlarıdır artık göğüs kafesinin ardında çırpınan. Yüreği sığmaz olur yerine. Onunla olmak, hep onunla birlikte nefes almak ister. Bu iklim unutturur ona açlığı, susuzluğu, yorgunluğu ve uykusuzluğu…
Sessizliğini bozarak; “Bir düşünsene” dedi yüreğim gözlerimin içine acı acı bakarak. Gözlerinin içindeki acı denizinde boğulacak gibi oldum bir an çünkü ona gereğince kulak veremediğimi, birçok şeyden mahrum bıraktığımı yeniden ve çok derinden hissettim o an.
Aslında bütün suç bende değildi; ben de mahsur bırakılmıştım…
“Bir düşünsene; Fıtratında ki gelişmeler böylesi bir akışın içine bırakıverir de insanı, fiziken büyümekte olan canla beraber bizdeki duygu denizi de büyümekte, dalgaları hırçınlaşmakta, desenleri baharı andıran yepyeni mevsimler canlanmaktadır hayal ufkumuzda…
İnsan, Latif bir Musavvir olan yüce yaratıcının hikmetli iradesi sonucu hayat sürecinde meydana gelecek olan fiziki ve rûhî gelişmelere uygun olarak tasvir edilmiştir. İleride oluşacak kaçınılmaz fiziki ihtiyaçların gerektirdiği birlikteliğin daha doğal, daha kendiliğinden, daha cezp edici olabilmesi, zevk alınır hale gelmesi ve devamlılık arz edebilmesi murat edilmiş gibidir sanki bu tasvirde. Bunun için ise duygu deniziyle desteklenmiş, sevmek ve sevilmek arzusu bir hayat estetiği olarak nakşedilmiştir fıtratına.
Bu duygu insan için öyle büyük bir zenginlik ya da öyle harika bir lütuftur ki; özel bir gayret ve yeteneğe gerek kalmadan suyun akışı gibi, rüzgarın esişi, güneşin doğuşu gibi doğal olarak ve kendiliğinden gelişir. Yürekleri, daha sonra da gücüne göre akıl ve mantıkları, iradeleri dahi kontrol altına alır. Hayatı bir başka cinsle ve özel olarak geçirmek, en mahrem duygularını, acılarını, mutluluklarını ve dahi lokmalarını onunla paylaşmak vazgeçilmez bir ihtiyaç hatta tutku olarak baş gösterir.
Bundandır ki; biz yürekler bir can isteriz yaratılmış canlar arasından; birlikte çarpacağımız, birlikte sancı çekeceğimiz, birlikte heyecan depremlerine tutulacağımız ve aşk yağmurlarında birlikte sırılsıklam ıslanacağımız yüreği göğüs kafesinin arkasın hapsetmemiş, ona kulak veren, onunla yaren olan bir can… Ve isteriz ki o can canı bilsin, yarısı bilsin bizi yani hayatında olduğumuz canı. Özlem ufkunda öyle bir tahta oturtsunlar ki bu duyguyu; birbirlerinden uzak kalmaya dayanamaz, nefes alamaz olsunlar yalnız, isteriz ki iki insan iki ayrı bedende de olsa birlikte nefes alan bir can olsunlar ki biz de hayat bulalım onlarla birlikte.
Çünkü sevilen ve sevgisine karşılık bulabilme talihini yakalayan biz yürekler adetâ zarif bir kelebek kanadına tutsak düşeriz. Öyle garip bir tutsaklıktır ki bu; bitmesini istemeyiz, o bağımlılıktan özgür olma ihtimalinin endişesi bile bir kor gibi düşer özümüze. Tüm hücrelerimizi amansız bir ateş sarar. Vuslat yağmurlarından başka hiçbir şeyin söndüremeyeceği bir ateş harmanıdır bu. Buna aşk denir bizim lügatımızda.
İnsan bâzen ve hatta çoğunlukla fıtri ve doğal gereksinimleri olan nefsi dürtülerini, arzularını ve bedensel hazlarını aşk diye anmıyorlar mı, işte o zaman canımızın nasıl yandığını anlatamam sana…”
Yüzüm kızarmaya, sıkıntıdan terlemeye başlamıştım sevgili yârenim; sanki bu sözlerin muhatabı bendim. Aşk ve heves, aşk ve arzular birbirinden farklı mıydı? Eğer öyleyse bu nasıl tefrik edilirdi ve kaçta kaçımız biliyorduk bunu?
Bir an düşündüm; Bunlar her biri belki aşkın meyvesi olabilirlerdi ama başlı başına aşk denemezdi heves ve arzulara. Bana bunu öğretiyordu yüreğim ama aklım karma karışıktı. “Bana biraz daha bahseder misin aşk denen sıra dışı duygunun sizin iklimdeki tanımı ve eserlerinden?” dedim. Gözlerime dikti gözlerini. Bu kez önceki acının yerini sıcacık bir tebessüm almıştı sanki.
“Bunu hiç istemeyeceksin diye endişeleniyordum” dedi ve “ Bizim lügatimizde Aşk ve âşık hayat demektir. Aşksız ve âşıksız hayat istenmeyerek yenmiş kekremsi bir aş gibidir.” Dedi ve anlatmaya başladı yârenim. İnanır mısın o anlattıkça ben eridim ve gerçekten yaşayıp yaşamadığım, hatta gerçekten insan olmanın hakkını verip vermediğim hususunda sorgulamaya başladım kendimi…
Diyordu ki; “Âşık mâşuk’unu can’ı ve onun hücresinde nefes almayı hayat bilir. O hücreden çıkma ya da çıkarılma endişesi kâbusu olur yüreğin, bu endişeyle doğar gece ve gündüzlerini kuşatan tüm amansız sancılar bu endişeyle birer cendereye dönüşür. Sanki kanı çekilir damarlarından âşık’ın ve aşkın. Canı’sız kalmak endişesi üşütür tüm benliğini, tüm hücrelerinde hayata karşı derin bir soğuma baş göstermeye başlar bu hüzün ikliminde.
Güneş her gün bütün sıcaklığıyla doğsa da o’nu ısıtmaktan aciz kalır. O’nun güneşi Canı’sı dır. O doğmadıkça vuslat ufkundan bir güneş gibi kesinlikle ısınamaz âşık’ın üşümüş yanları
Kendisine hücre edinmiştir bu tutkuyu; ipek böceğinin kozasına hapsedişi gibi kendisini. O hücre hayat olur yüreğe. Orada nefes alır, orada gıdalanır. Güneşi o hücrede, ay’ı o hücrede, yıldızları o hücrede seyreder; nazlı yârine benzeterek ve o’nu seyredercesine, o’nunla söyleşircesine meftunca bir özleyişle…
Bu hücrede tutsak kalmayı en büyük özgürlük olarak kabul eder. Bu bir sekerât-ı sevdâ’, sekerât-ı Aşk’, bir sarhoşluk halidir; aşk sarhoşluğu. Gönül bu sarhoşluktan bir türlü ayılmak istemez… O hücrenin sahibini görmek bir hayat ışığı olup yansır gözlerinde. Tatlı bir meltem, bir Bâd-ı Sabâ olup eser yüreğin vadilerinde. Ve kanı kaynatan tablolar çizilir hayal fırçasıyla düşünce tuvaline.
O’suz yaşam derin bir koma iken, onunla en aşkın noktasına ulaşır haz ve hayat.
O’nun dilinden dökülen sözler dünyanın en özge melodisi, en içli şarkısıdır ama bir kırgınlık ya da bir serzeniş anında da olsa canı’sının dilinden dökülebilecek olumsuz sözlerin ihtimali bile iç kanatıcı çetin bir kabus olup saplanır düşüncelerine.
Bir tebessümü ısıtır tüm varlığını, sarıp sarmalar bir güneş gibi üşümüş yanlarını.
O’nunla paylaşılan her lokma bir lezzet aşkınlığıdır tadına doyum olmayan.
O’nunla paylaşılan her yudum su sanki cennet ırmaklarından sunulmuş bir âb-ı hayat bâdesi gibidir; bir yanını serinletirken diğer yanını ateş yalımlarıyla yalazlayan.
Susadıkça içer, içtikçe susar karşı konulmaz bir iştah içerisinde bu sudan.
Yâri’nin sitemkâr duruşu ve suskunluğu paslı bir hançer gibi saplanır yüreğine.
O’nu yeniden konuşturabilmek bir bayram gönenci gibi kuşatır yüreğini.
Yüzü bir seyranlıktır tadına doyulmayan. Bir an bulutlansa yüzü sevdiğinin, kendi öz canı buzullar da üşür. Nefes donar sanki, hayat donar.
Gözleri engin bir denizdir içine dalıp kaybolarak kendisini bulduğu. Bir an nemlendiğini görse içinde hicran çağlayanları coşar. Bir damla yaş aksa canısı’nın gözlerinden, köz olup düşer yüreğine.
Âşık bir başka iklimdedir artık; her ânı o’nunla dolsun, her nefesini o’nunla solusun ister.
Bu duygular aktıkça yüreğin ırmaklarından, kurulacak yuvalarda insanlık adına mümbit vahalar yeşerecek insanlığa miras kalacak nice muhabbet destanları yazılacaktır…”
Yüreğin dilinden dinlediğim bu Aşk, Âşık ve Mâşuk tasvirlerinin efsununa öyle kapılmıştım ki sevgili yârenim; Bir taraftan yüreğim göğüs kafesimi parçalarcasına çarpıyor, çırpınıyor, diğer yandan da aklım isyan bayrakları açıyordu ; “Olmaz, olamaz!” diyordu aklım. “Böylesi bir duygu içerisinde hayat mâkul dengesini bulamaz, hayatın gerekleri askı da kalır. Hem böylesi bir tutku ile sevmek ve sevilmek putlaştırma batağına sürüklemez mi insanı?…
Bu halimi gören yüreğim “Aklın aklı ermez yüreğin işine, akıl itidal dengesi arar hayatın içinde biz ise duygu sıcaklığı ve coşkusu. Tamam, akılın da kendince haklılık payı vardır ama isteriz ki unutmasın insanlar; hayat’ın muhabbetsizliğin ikliminden doğacak soğuk ve sıradan ilişkilerle tüketilecek, tahammülsüzlüğün kıskacında didişilerek örselenecek kadar kıymetsiz ve uzun olmadığını.
Unutmasınlar; Bir kalbi mahzun etmenin Vedûd isminin ihsanıyla birbirine sevgiyi rızık kılan, meyil ve ülfeti fıtrat kılan yüce yaratıcıyı da darıltmak anlamına gelebileceğini.
Unutmasınlar; Her örseleyişin, her ilgisizliğin hayatın damarlarını bir sülük gibi emerek ruhsuzlaştıracağını.
Unutmasınlar; Yüzlerde ki her asılma, seslerde ki her soğumanın hayatın baharını hazana çevireceğini.
Unutmasınlar; Kapanan her muhabbet penceresinin hayal ufkunu da karartacağını, hazan vurgunu hayallerin ve keşkelerin bir anlamının olmadığını.
Unutmasınlar ki; Sevgi hep ışıldayan iki çift göz, tebessüm eden iki çift yüz ister, bir de bir biri için her hal ve şartlarda biteviye çarpan bir çift yürek.
Bir birine sevmeyi, anlayabilmeyi ve adanmayı layık görenler öğrenebilirler ve öğretebilirler sevginin ve hayatın gerçek değerini ancak. Ve ancak onlar ışıyacaklar sevginin geleceğe açık bir pencere olan muhabbet ufkunda…”
İste böyle Sevgili yârenim. Sorduğun bir soruyla yüreğimle muhabbet etmeme vesile olduğun için minnettarım sana… Daha neler neler anlattı ama. Biliyorum bu kadarını paylaşmam bile çok uzun oldu, lütfen kusura kalma…
Ey sevginin ezeli ve ebedi membâı ve muhabbetin yüce dağı olan Mevlâm! Sevgimizi ve muhabbetimizi bereketlendir adınla. Lütfen bizleri sevginden, kullarıyın sevgisinden nasipsiz olanlardan ve sevgiden mahrum eden cimrilerden eyleme…”
Selam; Hayat azığı sevgi olan tüm canlara ve sana olsun can dostum.
Yüreklerimizde Vedûd olan Mevlâ’ya, Rasûl-i zîşanı (as)’a ve sevilmesi gereken tüm canlara karşı hiç batmayan sıcacık sevgi güneşi taşıyarak nice Cum’alara… Yârenin. 1-7-2022
