tefekkür, tefekkür tut ellerimden/düşünce ufkuma bastı karanlık
çıkar beni çıkar körlük ilinden/bunaldım fikirsiz hayattan artık.
Yine bir Yevm-ül Cum’a, yine bir muhabbet sofrası ve yine selam kuruldu kelamdan önce baş köşeye sevgili yârenim. Allah’(cc)’ın selamı, Rahmet, bereket, mağfiret ve her türlü izzeti, ikramı ve ihsanı üzerine, üzerimize ve yürekleri tefekkür ve akletmenin izzetli seferinin hâdimi olanlara olsun.
Görüşmeyeli nasılsın yârenim? Sıhhat ve âfiyet üzeresin inşallah.
Aklın, ruhun, kalbin, yuvan huzur ve sekinet içerisindedir umarım.
Peki ya kendinle aran nasıl?
Kendinden; Nefsin, arzuların, çıkarların vs.den başka şeyler de ilgilendiriyor mu seni?
Yoksa sen de yalnızca öz canı için nefes alıp veren, bütün bir hayatını küçücük dünyasına hapsederek tüketenler gibi bencil ve renksiz bir hayatın hamallarından olma yolunda mısın yârenim?
Unutma ki, düşünmek hayattır.
Düşünmek farkındalıktır.
Düşünmek vâr oluş eylemidir.
Düşünmek ibadettir sevgili yârenim.
Düşünmemek, hayat içindeki misyon ve sorumluluklarımızı merak etmemek ya da bunlardan uzak durmak, kaçmak, kaçınmak ise kendisini inkardan başka bir şey değildir.
Ben bunu ne zaman denedimse, ne zaman “Amân, bana ne herkesin derdinden, ben, ailem, çocuklarım ve çevrem huzur içerisinde olsun yeter, gerisine de gücüm yetmez zaten” diye kaçamak yapmaya çalıştımsa içimden bir ses rahat bırakmadı bir türlü.
Bu neyin sesiydi; vicdanın mı, sağduyunun mu, imanın mı, insan olmanın evrensel sesi mi bilemedim yârenim? Ama içime hapsederek kendimi yaşamayı da beceremedim hiçbir zaman.
Kimi zaman sığ, kimi zaman derin olarak ama hep bir arayış içerisinde oldum altmış sekiz yılı geride bıraktığım ömrümün büyük bir bölümünde.
Bu arayış sancılı, kafa konforunu bozan bir arayıştır yârenim.
Ne zaman düşünmeye başlasam dalıp gidiyorum dipsiz kuyulara dalar gibi; Kendisini aramayı koysun bir kez kafasına insan, nerede ve nasıl bulur bilinmez. Çünkü çetin bir yağma ile karşı karşıyadır değerlerimiz. İnançlarımız, duygularımız, güvenimiz, vicdanımız ruhumuz; Yoksulluklarımız ve yoksunluklarımız bile almaktadır payını bu sinsi yağmadan.
Yağmalanan insanlığımız ve geriye kalanlar bir dizinin sahneleriymişçesine bile olsa ilgilendirmez olmuş bizi. Oysa kıyıya vuran bedenler, her gün onlarca yenisinin eklendiği öksüzler, yetimler, aç, açık ve çaresiz bırakılanlar hepsi bizim marifetimiz lakin bu gerçeği de sürgün ederiz düşünce iklimlerimizden kafa konforumuzu bozmasın diye.
Belalarla sınanıyorsak eğer oturup bir düşünmeli değil miyiz yârenim; acaba ne yaptım da Rabbim beni bana bıraktı, ne yaptım da nefsime karşı kesti yardımını benden diye ama düşünmemeyi bir düşünce tarzı olarak benimsediğimizden olsa gerek bundan da kaçınırız çoğunlukla. Nereden geldiğimizin, nereye ve nasıl gidiyor olduğumuzun merakı bile kaybeder rengini, solar içimizde sanki.
Hayat akışındaki hakikatleri, ibretleri, hayretleri vs. gereklilikleri bize anlatmaya çalışanlar bir adese gibi ters yüz ederek sürmektedirler önümüze olayları ve kahramanlarını, akı kara, karayı ak göstermekte nasıl da mahirler. Bu bilgi kirliliği içerisinde nasıl da şaşkınlaşırız değil mi?
Bağnazlık bağlarımız, ön yargı duvarlarımız, tarafgirlik zincirlerimiz adalet ve hakkaniyet duygularımızın önüne kalın bir perde gibi çekilmekte; duygularımızı, düşüncelerimizi, sözlerimizi ve dâhi fiillerimizi şirazesinden kaydırarak zulme çeşni kılmaktayız kendimizi.
Kinin, garazın, ihanetin, iftiranın kol gezdiği bir arenada can çekişmektedir kadim değerlerimiz. Sözlerimiz arkasından vurmaktadır birbirini, ağızlarımızda insan eti çiğnemekteyiz dilimiz her döndüğünde. Mü’minlerin zaman zaman birbirlerine yaptığı ve Mevlâ’nın tebessümüne vesile olan dualar çırpınmaktadır bedduaların kara pençelerinde.
Suizanlarımız öyle bir kuşatmış ki idrakimizi; hakikatleri tersyüz ederek servis eden, değerlerimize diş bileyen yüreği fitnenin, fesadın ve zulmün kokuşmuş batağı haline gelmiş insanlık düşmanlarıyla bile ellerimizi birleştirmeye başlamışız hem de birbirimize karşı.
Bu bağlamda kullara kul olmanın zilletini Allaha kulluğun izzetine tercih eder olmuşuz. Yüreklerimize takılan paslı zincirleri bir mücevher okşarcasına okşamaya, sahiplenmeye, uğrunda savaşmayı bile göze alacak bir sevda gibi bağrımıza basmaya başlamışız.
Çılgın bir ihtiras yangını şehvetle kundaklamaktayken bütün dünyayı, kayıtsız kalma, bigâne olma rehavetine dalmak, unutmak suretiyle ateşe talip olmuşuz.
Yakılan, yıkılan tarumar edilen dağlar bizim dağımız, aç, açık yoksul ve yetim bırakılan canlar bizim canlarımız, yurdu, yuvası talan edilen, özgürlükleri ve gelecekleri çalınan mazlum ve muztazaflar bizim, yurtlarından, yuvalarından edilen ve bir can pazarıyla karşı karşıya bırakılan insanlar, kıyıya vuran cesetler bizim derdimiz olamamış gereğince.
Efsunkâr ve sinsi bir kültür emperyalizmi ile beyinleri uyuşturularak hedefsiz, gayesiz ve kimliksiz bırakılan nesiller derdimiz olamamış, malımız, makamımız, ticaretimiz kadar.
Ne kadar garip değil mi sevgili yârenim; Dünyayı, ülkeleri, şehirleri imar etme sevdasına düşen insan nasıl da düşmektedir kendisini ihmal ve tahrip etmenin derin şaşkınlığına.
Yani yazacak, konuşacak, tarihe ve zamana şahitlik edecek o kadar çok derdimiz var ki, Böylesi bir hengâmede mükellef bir irfan sofrasına oturmaya o kadar aç ki ruhumuz dostum.
Her türlü bağ, bağnazlık, tarafgirlik zincirlerini kırarak, herkese ve her şeye aynı mesafe de durarak yalnızca Hak ve hakikate dönerek yüzümüzü bir ihsan sofrasında açmaya ruhlarımızın perdelerini o kadar mecburuz ki.
Düşüncenin sarp yamaçlarından derlediğimiz, sancıların derin kuyularından çıkardığımız, tahammül seferinden elde ettiğimiz güzellikleri o sofra üzerinden paylaşmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var sanki şimdilerde.
Tarihe, zamana ve kendimize karşı şahitlik sorumluluğumuzu yerine getirirken kültür, sanat ve edebiyat yelpazemizin zengin renkleri içerisine inancın, fikrin, düşüncenin, akletmenin ve benzeri insâni reflekslerimizin yani bizi biz yapan diğer değerlerimizin tonlarını da ekleyerek hakikatin şahitleri olmak da kalemimizin ve kelamımızın sorumlulukları arasında olsa gerek diye düşünüyorum.
Her an yeni bir tefekkür okumasıyla hayat ile var oluş gerçeğimize yani kimliğimize, yerine getirmemiz gereken misyonumuza dâir bir idrak penceresi açarak “ben kimim” Sorularıyla kendimizin farkına varmak bizi sıra dışı bir duruş ve sorumluluğun menziline ulaştıracaktır inşallah.
Çileyi yudumluyor beynim, özünde paslı çiviler dans ediyor hop oturup hop kalkarak. Sorular zorluyor lügatini beynimin; Ben neyim, nereden ve niçin geldim, nereye gidiyorum ve ben kimim?
Kaybolmuş kimliğinin peşinde gece gündüz dolaşan bir divane mi? Yoksa her şeye boş vermiş, kendisini hiçliğin ve yokluğun kollarına bırakmış bir avare mi, ben kimim?
Çöz ey her şey elinde olan! Çöz düğümlerini beynimin! Azâd et tefekkür süvarimi düşüncesizlik zindanından, at koştursun biteviye, cevaplar fethetsin sorulardan, ben kimim?
Bir hayvan mı; başıboşluğun hazzına aldanan, bir insan mı(!) yaşantısı adını yalanlayan, bir ot muyum verimsiz, meyvesiz, bir sefil mi düşünmeden yaşayan? Ben kimim?
Bir canavar mıyım yoksa; Açmış kanlı pençelerini kendisinden başkasını ezen, yoğuran, hunharca parçalayan?
Yoksa, evet yoksa ben miyim çekip alarak Hakka kulluğun müşfik kollarından, bana, kendime en büyük ihaneti yapan? Ben kimim?
Söyleyin ey aynalar! Gördüğünden başkasını söylemeyen, hiçbir şeyden ve kimseden çekinmeyen, ikiyüzlülük zindanından azade, doğru sözlülüğün simgesi olan aynalar, söyleyin ey toplumun aynası olan vicdanlar, söyleyin ben kimim?!..
Evet can dostum, kokuşmamış vicdanlar bizleri Hakikat menziline ulaştıracak kadim kılavuzlardır.
Sevgili yarenim bu sana yazdığım ön dördüncü mektubum ama ne gariptir ki yüreklerimizden birbirine yeterince aydınlık bir pencere açamamışız gibi geliyor bana derin sükûtuna baktıkça.
Yüreğinin dilinin bağının çözülmesini dört gözle bekliyorum unutma.
Yeni bir Cum’a meltemiyle, yepyeni bir Iyd-i Cum’â sabahında, yeniden buluşabilmek ümit ve dileğimle, selam, muhabbet ve dualar bohçalıyorum sana… Yârenin. 15 -7-2022
