İBRAHİM ŞAHİN
Dur! Nereye öyle sevgili yârenim?
Nereye ve neye yetişmektir muradın?
Unutma, koşanlar etrafındaki güzellikleri de tuzakları da görmekten aciz kalırlar.
İşin acısı, iş işten geçmiş “Dönülmez akşamın ufkuna” varılmış olur çoğu zaman.
Yanlış anlama can dostun, seni kınıyor değilim bu halinden dolayı çünkü insan soyu olarak hep bir şeylere yetişmek, elde etmek ya da başarmak koşusu ile geçiyor ömrümüz.
Ne dünyanın hedefleri ve cazibesi bitiyor ne de bizim heveslerimiz.
“Eskiden böyle değildi sanki insanlar daha az şeylerle mutlu olabiliyor ve evlerine, eş ve çocuklarıyla paylaşacak daha çok zamanları ve enerjileri kalıyordu. Daha az, mütevazı şeylerle yetinebiliyor, mutlu olabiliyorduk” diye başlasam söze sevgili yârenim, “O eskidendi, ne zaman eski zaman ne de mekânlar eski mekânlar” cevabını alıyorum muhabbet ettiğim insanların kahır ekseriyetinden. Haksız da sayılmazlar hani.
İnsanın hayata dair bir şeyleri keşfetme, bulma arayışı “İleri ve iyi ”kavramlarının tarifi göreceli de olsa hep “daha ileriye, daha iyi şeylere” diye tarif ediyorlar koşanlar hedeflerini.
Bunu yadırgamıyor ya da yadsımıyorum yanlış anlaşılmasın benim endişem insanın bunları yaparken kendi insanlıklarını, insani değerlerini tüketmesi ve hatta yağmalamasındandır.
Yüce Mevlâyı Hakîm bir Musavvir olarak düşününce sanki kullarına sanat ve kudreti ile görünmek dilemiş gibi geliyor bana.
Allah’ın kâinatı, içindeki cezbedici güzellikleriyle tabiatı sadece üzerinde yürünsün, bir yerlerinin üzerine beton ve taş yığınlarıyla barınaklar, imalathaneler yapılsın ya da karnı deşilerek madenler çıkarılsın, bütün bunlar olurken de yaratıcının bu konuda ne istediğinin esamesi bile okunmasın diye yaratmış olduğu anlayışına nasıl inanabilir insan sevgili yârenim.
Kanaat’ımca içindeki her şey insanın mutlu ve huzurlu bir şekilde kendilerine verilen ömürlerini değerli kılsınlar, o nimetleri kendilerine lütfeden yüce kudreti unutmasınlar, minnet ve şükür sunuları içerisinde bulunsunlar. Tahrip etmeden ve yağmalamadan ottan, kuştan, çiçekten, dereden, tepeden, ırmaktan, dağ, taş, ağaç vesaire güzelliklerden faydalanıp yaşam kalitelerini doğal olarak yükseltsinler için yaratmıştır.
Tefekkür etmeyi, akletmeyi, düşünmeyi, ibret almayı öğretmek için yaratıp yaymıştır gibi geliyor sayısız hikmetlerinden ve kevni ayetlerinden biri olarak insan ayetini.
Gece olunca gökyüzüne bir tabirle kandiller gibi yaydığı yıldızları, her geçen gün ışığını büyüterek dolunay haline getirdiği ayı, o ayın bulutlar arasında saklambaç oynarcasına seyr-ü seferini temâşâ ederek o uçsuz bucaksız gökleri seyretsin istiyor.
Böylece hem o muhteşem derinlik içerisinde huzur bulsun hem de bu hârukulâde oluşumun yaratılışı hakkında düşüncelere dalarak takdir ve iman etsinler istiyor yüce kudretinin kainata bir Rahmet sofrası kurarcasına nakşettiği güzellikleri.
Söyler misin sevgili yârenim ömrümüz içerisinde kaç kez yaşayabildik bu güzellikleri;
Hangi yağmurda şöyle keyfimizce ıslanabildik?
Hangi rûzigârın efsunkâr fısıltılarını bir sıra dışı bir melodi dinliyormuşçasına dinledik?
Hangi yele vererek savurduk, tarattık saçlarımızı?
Kaç sabah kâinatı gecenin kollarından çekip alarak ısı ve ışık kaynağı şeklinde üzerimize doğan güneşin sıcacık kollarıyla kainatı kucaklayışına şahitlik ettik hayretler içerisinde?
Kaç akşamüstü gün batımına şahitlik ettik bazen üryan bir gökyüzünden, bazen bulutları kendisine nikap edinip kâh başını gösterip tebessümlü bir elvedâ, kâh saklanarak gitmek istemiyormuşçasına, kızıl bir tül gibi ufka yaydığı hüznüyle el sallayışına şahitlik edebildik?
Bir tarafta Musavvir olan yüce yaratıcının ibda ve inşa ederek yaratıp kâinata harikulade bir sanat eseri gibi yaydığı muhteşem tablo, kâinat.
Diğer yanda hâşâ yaratıyormuş edasıyla o kâinatın bir yerlerine bizim kurguladığımız ve o kadim tabloyu tahrip ederek inşa ettiğimiz başka bir dünya.
Bir tarafta doğallık, güzellik, uyum, insicam, huzur, diğer yanda ihtiras, tamah, haksızlık, doyumsuzluk, kıskançlık, karmaşa ve kavgalarla örülmüş, medeniyet, gelişmişlik, çağdaşlık vs. kaygılarımızın peşinden koşarken şirazenin şaşması sonucu hastalıklar ve huzursuzluklar ürettiğimiz ve adına hayat denilen ve bir zulüm arenasını andıran karmaşık labirent.
Sanki Rabbimizin yarattığı kâinatı yok sayarcasına yeni bir dünya inşa ediyor ve onun etrafında adeta tavaf ederek tüketiyor, yağmalıyoruz ömrümüzü ve sevdiklerimizin ömrünü.
Hem kâinatı kullanmak, değerlendirmek, hem de insanın kendisi ve yakınlarına karşı olan sorumlulukları hakkında tabir caizse bir kurulum şeması ve kullanma kılavuzu gönderen Mevla’nın bu mesajları bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Kendimizce kurallar koyuyor, kendimizce kurulumlar gerçekleştiriyoruz hayata dair.
Tabir caizse “beşikten mezara kadar” süren bir sınav takvimi sürülüyor önümüze. Bu liste öyle yoğun ve karmaşık ki, kurgulanmış olarak önümüze konulan bu hayat kıskacı düşünmeye bile fırsat vermiyor; Kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz, gittiğimiz yerde nasıl bir sonuç bekliyor bizleri.
Gecemizi gündüzümüze katarak hayatlarını daha müreffeh bir şekilde yaşamaları için ömrümüzü feda ettiğimiz eşimiz, çocuklarımız, diğer sorumluluğumuz altında bulunan canları nasıl bir sona hazırlıyoruz.
Hayat akışı içerisinde muhtemelen bir kere bile işimize yaramayacak birçok bilgi ile donatılmış bir robot yaratmak istercesine bizi buna mecbur edecek kararları muasır medeniyet klişeleri ile kaçınılmaz hale getiriyorlar. Bunun tabii bir sonucu olarak da çocuklarımızı bitimsiz bir yarışa hazırlarcasına 4-5 yaşlarından itibaren bu girdabın ortasına atıveriyoruz tabi ki onlarla birlikte biz de aynı kaderin kurbanları olmaktan kurtulamıyoruz.
Anaokulu, ilk/ortaokul, lise, üniversite eğitimleri ve her bir aşamada daha iyi bir eğitim aldırabilmek için çocuklarımızı tabir caizse soluk bile aldırmadan kurstan kursa, sınavdan sınava, etkinlikten etkinliğe yarış atı gibi koşturmalarımız ve tüm bu aşamalarda bu çocuğun bir inancı ve bu inancına karşı sorumlulukları var mıdır sorusunu sormak aklımızın ucundan bile geçemiyor olması.
Evet sevgili dostum, tabi ki eğitimli olmak, bilgi birikimine sahip olmak, kendimizi geleceğe hazırlamak, hatta diğer toplumlarla gelişmede olduğu gibi hayırda da yarış halinde olmak illaki bir insan ve Müslüman olarak olmazsa olmazlarımızdandır çünkü “İlim ve hikmet Mi’ minin yitiğidir, nerede bulursa alır.” Tabi ki “Beşikten mezara kadar ilim öğrenmek” gerekir. “Bilenlerle bilmeyenlerin bir olması/ sayılması” mümkün değildir ama nasıl ki yemek yemeyi çok seviyor olmamız suya olan ihtiyacımızı ortadan kaldıramıyor ve hatta daha çok hissettiriyorsa dünyamızı imar ederken ahiretimizi mamur etmeye de o kadar özen göstermeliyiz.
Ölüm var sevgili yârenim ölüm ve ansızın çalıverir kapımızı, dünyasını imar etmek için çırpındığımız yavrularımız için de vardır bu gerçek ve bir anda çekip alabilir ellerimizden. O zaman hem dünyası yarım kalmış hem de uhrevi hayatı için elleri bomboş kalmış daha kötüsü hesap günü için yakamıza yapışacak bir düşman hazırlamış olacağız.
Yani demem o ki sevgili yârenim biz onu unutsak da ölüm bizi unutmuyor. Okullar, eğitimler, mevki ve makamlar bir yerde kesintiye uğrarsa yeniden başlama şansımız her daim olabilir. Ama hayat ölüm ile kesintiye uğrarsa geri dönüşü olmayan yola girmişiz demektir.
Her şeyde olduğu gibi dengeye dikkat etmeli, dünya hayatımızla tabi ki çocuklarımızınkiyle de ilgili kararlar alırken ahiret, hesap gerçeğini de göz ardı etmemeliyiz diye düşünüyorum. Yoksa hesap gününde yakamıza yapışacak bir eş, evlat anne ve baba ile karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır.
Her konu açıldığında “Yalan dünya” diyerek dillendirdiğimiz bu dünya iyi ki yalanmış sevgili yârenim ya bir de gerçek olduğuna inansaydık nelerimiz feda etmezdik. Ah yalan dünya!..
Endişelerimi anladığını umuyor, gelecek buluşmamıza kadar seni O’na kendisine emanet edilenleri en güzel şekilde koruyup, kollayan yüce rahmana emanet ediyorum. Yarenin. 29-07-2022
