NAFİA ANKÖZ
Son yazımmış renklere sevdalı. Solgun renkler kimsesiz kaldığında, siyaha müptela olduğumda anladım. Ben garip bir kervancı. Renklerin dilinden hayatı, mevsimlerin dilinden sevdayı öğrendim. Siyaha meftun güvercinimin dilinden ölümü ve özgürlüğü öğrendim. İnanmayı, kardeşliği, barışı, yaralı olmaya sevdalı olmayı öğrendim. Şimdi ben de derdimi anlatsam, benim meftun güvercini dinlediğim gibi mücrim kervancıyı sen de dinler misin?
Bir güvercin gelmiş konmuştu kervanıma. Tutsak edilemezdi özgürlüğe tutsak olanlar. Çölün kavurucu sıcağına yoldaş olur diye muhabbet etmek istedim.
“Ah ah! Bu yollar da biter mi ola özgürlüğe tutsak güvercinim?” diye söze girdim.
“Bitmez mi kervancı biter tabi. Benim yolculuğum bitmez lakin seninki biter.”
“Anlamadım. Senin yolculuğun niye bitmeyecek?”
“Ben mi? Ben… Ben siyaha meftunum kervancı. Siyaha meftun.”
“Ben ticaret ile uğraşan yalnız bir kervancıyım güzel güvercin. Mücrim gibisin. Dilersen bana bu uzun yolda eşlik et. Yol uzun, meşakkatli.”
“Yol uzun değil kervancı. Biz çok küçüğüz.”
Doğru söylüyordu güvercin. Biz çok küçüktük. Güvercin aklı deyip geçmemek gerek, alınacak çok ders var dedim ve bu yolda bana eşlik etmesini, bana siyaha meftun olmasının hikayesini anlatmasını istedim. Kabul etti ve söze başladı:
“Sözün bittiği yerde susmayı öğreniyoruz. Konuşmamız gereken yerde susup öylece bakıyoruz. Bir bekleyiş içinde bekliyoruz neyi beklediğimizi bile bilmeden. Hep, beklemekten başka bir şey gelmez elimizden deriz. Lâkin beklemek de yetmiyor kervancı. Belki de hep beklerken paslanmışızdır. Siyaha müptelâ oldum. Anladım ki siyah kararmış kalmış. Belki o da beyazın hüküm sürdüğü güvercinini bekliyor. İşte böylece bir kum fırtınasının siyaha müptelâ olmasının gizemi ile bir yola düştüm. Bir dem geldi gökyüzüne bakıp hüzünlendim bir dem geldi toprağa bakıp özümüz ile demlendim. Kervancı, neler gördüm anlatsam lisânım yetmez. Hâmuş olsam yüreğimdekiler susmaz. Yolculuğum derin benim. Yoluna eşlik ederim etmesine de söyle bana mücrim olmaya niyetli misin?”
Evet mânâsında başımı salladım.
“Mavilere müptela ve hülyaların gizine sığınan gökyüzüne sevdalıydı yüreğim. Toyluğun verdiği heyecanla -en yükseğe çıkmalıyım- derken sesli bir şekilde düşünmüşüm. Gökyüzünde olan yolculuğuma eşlik eden rüzgar güldü halime. “Sen de ne hayalperestmişsin be güvercin!” dedi. “Bir yolculuktur tutturmuşsun gidiyorsun. Sorsam nereye gittiğini de bilmezsin. Bak etrafına gülen biri var mı? Salın salın gezip dur. Neyin peşinden gidersin? Senin de sonun belli değil mi?”
Güldüm ve rüzgara hayal etmenin serüvenini anlattım. Bir şehrin serüvenini anlattım. Bir şehrin hem gülen yanını hem kederli yanını anlattım. Şehre Konstantin adını vermiş yaban eller. Baktım şehir harap, şehir perişan, şehir ağlıyor. Bir güvercinin sığınağıdır ya gök kubbeye en yakın olan yerler. Gittim kondum Ayasofya’nın en tepesine. Baktım o da ağlıyor, kederli şehrin kederine. Hüznün bile çok yakıştığı şehrin hikayesini dinlemek istedim ve sordum kederinin nedenini:
“Gülmeyen yüzümü güldürecek bir Fatih bekliyorum. O benim derdime ortak olur” dedi. “Ne zaman gelir Fatih’in?” dedim. “Geldiğinde anlarsın” dedi. “Peki tekrar geldiğimde Fatih’in beni şehrinde ister mi?” “Tekrar geldiğinde anlarsın, İstanbul Fatih’tir… İnancıyla, sevdasıyla, davasıyla, adaletiyle, hoşgörüsüyle İstanbul Fatih’tir.”
Rüzgar hatasını anlamıştı. Güvercinden özür diledi ve sıcak iklimlerde hafif bir esinti ile dostça güvercini okşadı.
“Ben de seninle gelmek isterim güvercin. Senin gözünden bakmayı öğrenmek, hayal yerine inanmanın ve teslimiyetin huzuruna ermek isterim” dedi.
Bir şehrin üzerinden geçerken bir kubbede soluklanmak istedim. Su içmek için şadırvana indim. Abdestin tenine yakıştığı kadar yakışan başka bir mahlukat görmemiştim. Çelimsiz ama zalim İsrail’in zulmüne başkaldıran, meydan okuyan umut dolu Filistinlim. Minicik elleri ile Hz Ali’ye özeniyordu sanki. Mirac’ın sırrına eremez miyim diye, kubbesine çıktım ve dinledim Kubbetü’s-sahra’yı. Güller Güzeli’ni anlattı. Hz Ömer’i, Selahaddin Eyyubi’yi anlattı. Bir kere daha cihâna seslensem de beni duysalar, Kudüs’ü duysalar diye derinden bir iç çektim. Bir serzeniş işitim zirveden:
“Kaç kıta kaç ülke kaç şehir? Niye bu zulüm niye bu seyir?” Dile geldi kutsal şehir: “Neredesin ey Müslüman? Yakıyor beni zalim İsrail!” Baktım arşı titreten dualar var burada. Ve insan ve İslam milleti yine susuyor. Rüzgar gitmenin vakti geldiğini, susan insanlara olan öfkesini şiddeti ile anlatırken, ben meçhul güvercin siyahı arar halde yola devam ettim.
Bir yolculuktu benim aradığım ey kervancı. Ömrümce aradığım bir siyahmış. Beyazım diye kendimle övünürken, asıl özümdeki siyah ile kavuşmayı bekliyormuşum. Neyse işte, rüzgar ile yoldaş olup yola devam ettik. İstirahat için yeni geldiğim şehirdeki bir kütüğü seçtim. Farklı bir havası vardı. Bir hüzün vardı. Yerdeki kırıntılar ile açlığımı gidermek istedim. Tek bir kırıntı bulamadım. Neredeyim diye tekrar etrafıma bakındım. Rüzgar bir gül kokusu getirdi. Ömrümce duymadım bu kokuyu. İşte o an anladım ki Güller Güzeli’nin misafiri olmuşum. Yeşilin uğruna yanıp kor olduğu Güller Güzeli’nin mekânı tüm ihtişamıyla karşımda duruyordu. Sokaklar günlerce aç gezen bir peygamberi anlatırken ben onun gezdiği sokaklarda kırıntı aradığım için hayâ etmiştim. Bu şehrin Sokaklarında kanat çırpmak Ravza’sının yanından ayrılmamak istiyordum. Musab b. Umeyr’ in öğrencisi olmak, Zeyd b. Sabit’in yazdığı sayfalara mürekkep olmak, Zeyd b. Harise’nin kölesi olmayı istedim. Uhud’un tepelerinde İslam’ ın sancaktarı Hz Hamza’ yı görmek, Suffe’ nin hizmet edicisi olmak istedim. Gitmeyi hiç istemediğim bu şehirden bir kum fırtınası sürükledi beni. Rüzgara dinmesini söylediysem de beni dinlemedi. “Sen siyaha meftunsun, bu yerlerde kalamazsın meçhul güvercin” dedi. Veda edemedim o şehre ve yüreğimin yarısı orada kaldı. Özümdeki siyahı bulmanın umuduyla kanat çırptım dağlar taşlar, güneş ve rüzgarla birlikte. Ne mevsimler anladı beni ne de cıvıl cıvıl renkler..
Bir dağa kondum bitkin düştüğüm yolculuğun sonunda. Vuslatın getirdiği bir dem mi anlam veremedim. Temâşâmın sonunda anladım ki Hz. Hatice’ nin, Yasir ailesinin, Ebu Talib’ in, Abdülmuttalib’ in şehrine gelmişim. Mağaranın önünde yuva yapan güvercin ve örümceği özlemişim. Siyaha müptelâ olmamın hakikâtini anlamış halde, Fatıma Sultanın babasının üzerine atılan deve işkembesini kaldırmaya çalışırkenki çaresizliğini hissettim. Hz Ömer’in İslam ile şereflendiği Tâha suresinin hikmetini hayâl ettim. Ebu Bekir’ in dostluğunu Hz Ali’ nin cesaretini, Ebu Cehil’ in cehâletini seyrettim. Bir siyaha meftûn olmuşum ki çöldeki susuzluğumu giderir. Bir siyaha meftûn olmuşum ki Ebrehe’ nin güzelliğini kıskanıp ordularını üzerine saldığı. Bir siyaha meftun olmuşum ki çöl güneşinin de sevdalı olduğu. Bir siyaha meftun olmuşum ki bir güvercini andıran beyaz ihramın siyaha en çok yakıştığı, barışın ve eşitliğin sembolü …
Bir siyaha meftun olmuşum işte kervancı. Ne derman var ne devâ. Bu halde yoluma devam ederim. Gönlüm isterdi ki seninle de hep hasbihâl edelim. Meftun olduğum yerde de kalamadım. Bilirsin özgürlüğe tutsak bir güvercinim ben. Sana edeceğim başka sözüm kalmadı. Yoldaşım rüzgar beni bekler. Ben siyaha meftun meçhul güvercin, son isteğim meftunların diyarında tekrar buluşabilmek. Seni bıraktığım yerde bulur muyum desem siyaha meftunlar elbet buluşurlar. Muhabbetle… “
“Bazen bir nokta cümleleri bitiremez meçhul güvercin. Benden de sana son söz olsun, ufukta beliren özgürlüğünü kapmış güvercinim; ben ki siyaha meftun halde, senden habersiz seni bekleyenim…”
