NUMAN KARABUDAK

Efendimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde “ahir zaman” dan haber vermiş ve bu zamanın olumsuz özelliklerine vurgular yapmıştır. Hadisi okuyanlar için akla gelen ilk soru genellikle “ne zamandır şu ahir zaman? “ olabilmektedir. Oysa anlama dönük olarak sorulması gereken ilk soru şöyle olsa gerektir: Nedir şu “ahir zaman”? İlgili rivayeti Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sure olan, ahir zaman olgusunu anlamak ve anlamlandırmak için başvuracağımız Asr suresi ile yorumlamak, bize daha anlamlı sonuçlar çıkarmayı sağlayacaktır.

Rahman, Rahim Allah’ın adıyla, 

1- Asr’a yemin olsun ki,

2- insan mutlaka bir ziyandadır.

3- Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

Peki Asr suresinin ayetleri hangi olgularla beraber düşünüldüğünde bizlere ahir zaman hadisini anlamlandırma konusunda yardımcı olabilir? Asra and içmek acaba yalnızca bir zaman vurgusu mudur? Ya da yalnızca ayetin indiği dönemle mi kayıtlıdır? 

Asra andolsun ‘her yeni asra, yüz yıla, içinde yaşanılan ve gelecek olan yüzyıla/asra yemin olsun, her insan topluluğunun içinde bulunduğu zamana and olsun, şeklinde bir yorum yapmak, ayetin kapsayıcılığına daha uygun düşmektedir, diyebiliriz. Ayette, aslında her asır için geçerli olabilecek bir tablo gösterilmekte ve her yüzyılda insanlığın nasıl bir içtimaî görüntü sergilediğini ve sergileyebileceğini ifade etmektedir. İnsanlık, dikkat edilirse yüzyıl içerisinde bir başlangıçtan bir sona doğru seyreden, toplumsal yapının sürekli olarak değişime uğradığı bir görüntü arz etmektedir. Sağlıklı bir yapıya sahip olan toplum/lar, zaman içerisinde gittikçe çözülmekte, ahlaki erozyonların baş göstermesiyle “ahir zaman” ortamına doğru toplumca  evrilmektedir.

Dönelim hadis-i şerifte bahsi konu olan “ahir zaman” ifadesine. İşte herkesçe bilinen mezkur hadiste geçen ahir zaman olgusu Asr suresiyle birlikte anlaşılmaya çalışıldığında, aslında ahir zaman kavramının her çağın sonu yani dinden uzaklaşma, ahlaki erozyon ve bunların sonucu olan sosyal yaşamda kaos, huzursuzluk, suç oranlarında artış, sosyal dengesizlikler vb. türünden bozulma durumlarını ihtiva ettiği çıkarsanabilir. Bu anlamda ahir zaman kavramını büyük kıyametin habercisi olarak yorumlayan alimlerimiz olduğu gibi, her toplumun kendi kıyametinin alameti olarak yorumlamak da mümkündür. Esasında toplumlar nesiller üzerinden varlıklarını sürdürmektedir. Her toplum yapısını oluşturan maddi-manevi öğeler nesiller aracılığıyla geleceğe tevarüs ettirilmektedir. Yozlaşmaya başlayan toplumlarda bu süreç sekteye uğramakta, nesiller bu görevi ifa edemedikleri için toplum yabancılaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu tehlikeye maruz kalan toplumlar bir müddet karşı mücadele verse de neticede zamanla güçleri tükenmekte ve ardından gelecek güçlü bir nesil savunması olmadığı için de toplumsal yapı değişmekte ve yerini başka kültür ve değerler sistemine bırakmak  mecburiyetinde kalmaktadır. Bu durum bireysel yaşamdan aile kurumuna, oradan da diğer ilişki ağlarına sıçramak suretiyle toplumda var olan müspet gelenekleri teker teker aşındırmaya başlamakta, yerini menfi modern anlayış ve değerlere bırakmaktadır. İşte bu değer temelli yapısal değişiklikler bir süre sonra kanıksanarak kendilerine karşı mukavemetin gerekliliği de beyhude görülmeye başlanmaktadır. Ve neticede toplumsal değerler yok olmakta, toplum kendi kıyametini yine kendisi çağırmaktadır. 

Böylece asrın sonuna doğru toplumsal yapı çatırdamakta ve çöküşü kaçınılmaz olmaktadır. İlâhi vahiyden uzaklaşan ve onun ilkelerinden yüz çeviren topluluklar elbetteki bu acı akıbetle yüzleşmeye maalesef mahkumdur. Çünkü Allah’ın yeryüzüne koyduğu toplumsal yasalarda bir değişme söz konusu değildir. Her kim adalet ve ahlak üzerine kurulan İlahi sistemi toplumuna hakim kılar; yaşam o toplum için kolaylaşır ve adalet hakim olur. Her kimde bu yasalardan uzaklaşarak Allah ve Resulü’ne rağmen kendi sistemini tahakküm ettirmek ister; er ya da geç çözülmeye ve yok olmayla yüzleşmek durumunda kalacaktır.

Her eserin bir ustası vardır. O eseri en iyi tanıyan ve o esere en uygun standartları ve kullanma kılavuzunu belirleyen de onu yapan ustasıdır. Bu kainatın yaratıcısı Allah’tır ve bu kainat O’nun eseridir. Tabii olarak kainatta huzur ve barış içerisinde yaşayabilmenin anahtarı vahye dayalı bir sistem kurmakla mümkün olur. Yine bu sistemi Rasulullah (s.a.s) rehberliğinde inşa etmek kılavuzu doğru uygulamanın yegane ölçüsüdür. İşte o zaman insanlık karanlıklardan aydınlığa çıkacak ve dünyada adalet, huzur ve güven hakim olacaktır.

Unutmayalım ki bu cihan bir imtihan sahasıdır. Adem ile İblis’in başlatmış olduğu zıt kutuplu medeniyetler savaşı kıyamete dek sürecektir. Zafer elbetteki hakka tabi olanların olacaktır. İman, amel, sabır, mücadele ve kararlılıkla, inşallah iyi son iman edenlerin olacaktır. 

“İman edenler Allah yolunda; inkar edenler ise şeytani güçler yolunda savaşırlar.” (Nisa/76) ayeti gereğince bir duruş sahibi olmak ve hangi değer ile kıymet bulmak tercihi, insanın varoluş gayesinin en önemli sebeplerindendir.  Adem’in tutumu mu; yoksa İblis’in mi? Tercihler ve sonuçları belirlenmiştir ve Allah’ın razı olduğu yol elbetteki apaçıktır. Kur’an’ın yolu… 

Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin