NAFİA ANKÖZ
Gaflet, kasvet ve saffet..
Üç kelime, üç hatırlayış ve üç unutuş. Bütün hayatımız belki de üç kelime üzerine kuruluydu. Müslümandık, saftık, paktık, umuttuk ve unuttuk. Kapitalizm denilen, materyalizm denilen, asıllarından bihaber olduğumuz kavramların esiri olduk. Kasvet aldı ruhumuzu. İnceden inceye işledi yüreğimize. “Her kalpte ben varım” diyen bir Yaradan’ımız vardı yüreğimizde, gafletteyken anlayamadık yüreğimizden çalınmış hayallerimizi.. Biz umuttuk yine biz unuttuk.
Kılıflar üzerine kurduk yalan dünyamızı. İşlediğimiz her günaha, her harama, her hataya kılıf bulduk. Kimi kandırmaya çalışıyorduk? Asi çocuktuk. Anne-babanın asi çocuğuna kıyamayacağını bildiğimiz, sonunda yine anne-babasına sığınan çocuğun hikayesiydi hikayemiz. Asi çocuktuk. Anne-babalarımızın asi çocuğa tozunu almak için, seven-sevilenin nazını ölçmek için uyguladığı ceza ve ödüllerimiz vardı. Rabbimizin de olduğu gibi. Gaflete öylesine dalmışız ki hâlâ anlayamıyoruz. Oysa anlamamız için binbir temaşa ile seyretmek yeterliydi.
Helak olan kavimler vardı ya hani! Lut kavmi gibi. Ahlaksızlığa boyun eğmeyen, uyarmaya çalışan Lut peygamberin mücadele örneği vardı. Ahlaksızlıklara modern dünyada özgürlük(!) adı verilmişti. Gıybet, dedikodu, iftira, kumar, zina, içki Müslümanın kitabında, Yüce Kitabımızda açık ve net olarak yasaklamıştı ya hani! Bunlar da eğlencesine deyip geçiştiriliyordu ya hani! Onca Müslüman kan ağlarken, sefamızı sürüyorduk ya hani! Allah’ın haram kıldığı faizi de krediye bağlamıştık ya hani! Okumadan da ilim ehli olur olmuştuk ya hani! Toplumu put edinir olmuştuk, evinde esir olan kadınlarımızı(!) kapitalizmin boyunduruğu altında modern dönem cahiliyesinde köle haline getirmiştik ya hani! Raflarda tozlanan, cenazelerde hatırlanıp ücret karşılığı okutulan bir Müslümanlık kimliğimiz vardı ya hani! Tabi bir de yaşlanınca gidilen haclar, umreler… Yolsuzluk, rüşvet, faiz(kredi), pembe yalanlar(!), aşk(!),rüşvet, iltimas ve daha niceleri..
Sen ey insan! Bak etrafına. Bir anneye bak mesela. Yeni doğan bir bebekten al ibreti. Bir ağaçtan. Bir tohum tanesinden. Bir ihtiyardan. Bir deniz, bir gökyüzü, dağ, taş, hayvan, bitki.. Bunlar sana ibret nimet değil mi? Sen bile başlı başına şaheser değil misin?
Bunca nimetler içindeyken bir de ceza olmaz mıydı peki? Verilen hatırlatmalarda, uyarılarda hep bir kılıfımız var ya hani? Düşünsene “O gün yer, bütün haberlerini anlatır.” Diyor Zilzal suresi. Olagelen salgın hastalıklar, çekirge, karınca istilaları, yangınlar, depremler, birbirinden kaçan insanlar..! Bu kadar uyarı var. Allah kendini ve ölümü hatırlamamızı istiyor. Ölümün aslında her an olabileceğini, acizliğimizi anlatıyor. Kendini yitirmek istemiyorsan metâ olmadığının farkına var. Sevenin olduğunun ve seni çok sevdiği için tüm yaratılandan kıskanıldığının farkına var. Hülasa-i kelam “Allah istemezse felâketler de mutluluklar da olmaz. Özüne dön ve ruhunu hatırla..!”
