NUMAN KARABUDAK
Ağır ağır işliyordu içime. Yahut ben öyle sanıyordum. Ne yapmak istiyordu, anlamıyordum. Sanki satıhtan bir iz sürüyordu. Fırsatını bulsa hemen iniverecekti gönül mahzenime. Kuvveti mi yoktu yoksa henüz hazır değil miydi, ayırdına varamıyordum. Beyaz mı siyah mı, diye bir seçim yapmak zorunda hissediyordu belki de. Sonra düşündüm ve dedim ki, acep gri renk sevmiyor mudur? Zaten oldum olası sevmem belirsizlikleri. Aceleci tabiatım hep yarım bırakmıştır sevinçlerimi. Trenleri hep önceden beklemiş, duraklara hep erken gelmişimdir. Geride kim bilir kaç anı yaşanmadan geçilmiş, kaç duygu sinelere terk edilmiştir. Düşünürken böyle iç çekişler içerisinde, şimdi yine aynı şeyleri yaşamak korkusu sarıyordu içimi. Yaşamak genizde bir sızı, burunda bir akıntı, gözde yaş, şakak damarlarında bir zorlanma, gözlerin fırlayıp çıkacakmışçasına yerinden, baskılara maruz kalması mıydı insanın? Kaç senelik bir ömürdü ki hep bir acı, keder, ıstırap peşinden koşup tüketilecek kadar cömertçe harcansındı? Yahut niçin böyle bir melankoli haline düçar olmak zorunda hissediyordu kendisini insan? Sayısı bilinmez galaksiler içindeki bir galakside yaşıyordu oysa. Bu kadar küçük müydü ki evren, içinden çıkamıyordu “kendinin”. Aşina mı değildi yoksa travmalarla dolu bir maziye mi sahipti? Sonra yavaş yavaş anlıyordum ya da öyle sanıyordum. Bir binanın dışarıdan tarifi yahut anlaşılmak istenmesi gibi bir şeydi yaptığım. İçine girmeden tanımak nasıl mümkün olsundu. Sonra tamamını kuşatabileceğimin, yani tüm ince detaylarına vakıf olabileceğimin garantisini bana veren kimdi? Sanki ben kendimin ne kadar idrakindeydim? Kendimin dahi satıhlarında geziniyorsam ve dünyayı ve içindeki şeyleri hep o satıhtan görmüşsem şimdiye değin… Belki de tezcanlılığım, sabırsız hallerim, şeylerin sonunu baştan isteyişim… Tüm hamlık eseri ortaya çıkan neticelerimin müsebbibi belki de buydu. Hayır hayır, öyle kolay değil ve olmamalıydı da. İnsanın bir çırpıda söyleyebildiği birçok şeyin ardında var olan, binbir çırpınışların olduğuna inanan biriyim. Böyle inandığım bir şeyin kendi yaşamımla bir ilgisinin olmadığını söyleyebileceğimi de hiç sanmıyorum. Lafı dolandırdığım falan yok. Çünkü sen de istiyorsun ta baştan en sonu. Sabırsızsın ve de tezcanlı, tıpkı ben gibi. Önünü sonunu görmeden atılıyorsun ateşten gömleklere. Ateşe atılan pervanelere benziyorsun. Sohbet dediğin, bu işte. Başı sonu belirsiz bir belirlilik. Dostum, aziz dostum, neredesin?
3.4.21|01.24



