YASİN TATAR / PALTOZADE

Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.
Dostoyevski

Sıcaktan kavrulup kararmış, bakır rengine dönmüş kuma, iki yeşil demir sütun dikine saplanmıştı. Arasında aynı çocuksu renklerde kelepçelerle gerilip, sabitlenmiş kapalı bir kaydırak yükseliyordu. Üç köşeden kıvrılmış haliyle hareket halindeki bir yılanı andıran borudan telaşlı bir ses işitti.

‘’Taş dökme ya artık oraya, sırtıma batıyor!’’

Ses, ilk kıvrımda genişleyip, biçimsiz bir karaltıya dönüştü. Uyarıya aldırmadan az evvel kovalandığı yeşilliklerden ağır ağır oyun alanına doğru ilerledi. Gölgesini ufaltmak için büktüğü sırtının ucundan kısa saçlı başı uzandı. Dizlerini kıra kıra ilerlediği taşlık yolda, adımlarını, olası her sese karşı zemine iyice basıyordu. Ama hala bir şeylerin aşağıda sürtünüp, topuğunu acıttığını hissetti. İçinden homurdanarak sol omzunu salıncak demirlerine doğru usulca yasladı. Gerilen omzunun üstünden, arkaya büktüğü ayakkabısının altını görmeye çabalıyordu. At dışkısıyla silinmiş numaranın yanından, saplandığı yerden, iri çakıl taşını çıkardı. Onu da diğerlerinin yanına, sağ avucuna eklemişti. Parmaklarını, taşların dökülmeyeceği kadar aralayıp göz ucuyla saydı. Silik kaşlarının gölgesinden kaydırağı baştan aşağı süzüyordu. İçerideki, hala onun gittiğinden tam olarak emin olmak istiyordu. Parmakları kaldırım taşı büyüklüğünde çatlağa asılmış, korkudan ortada kalakalmıştı. Ama eklemleri kızarmaya başladı, bedeni gitgide ağırlaşıyordu. Usanç dolu, kesik soluğunu borunun içinden daha yankılı duymaya başladı. Tam o arada sağ elini yumruk yapıp, nişan almak için yumduğu gözünün hizasına kaldırdı. Çocuk ufacık varlığını daha da donuklaştıran kabanıyla aşağı doğru süzüldü. Bedenine kıyasla incecik bacakları, kaydırağın hafif göğe meyilli ucundan fırlarken, taşlar üstüne yağmaya başladı.

‘’ Teyze, teyze!’’

Dudağını büzerek, acıyla yığıldığı kaydıraktan fırladı. Ağlamaklı bir sesle sağa sola koşuşturuyordu. Çocuğun gözyaşları yüzüne yağıp o muzip ve sinsi gülüşü silivermişti sanki. ”Teyze mi ?” diye düşündü, ”Bu teyze de nereden çıktı, tek başına gelmedi mi bu velet? ” Bu seferde karşıdaki banka, bir elinde dergi, ayağının ucuyla puseti ileri geri ittiren, dalgın kadının yanına gitmişti. ”Tanımıyorum” deyip, başını iki yana sallamasına aldırmadan onu işaret edip, pardösüsünü çekiştiriyordu. Kadın kolunu zorlukla kurtarıp, alt dudağını çocukça ileri doğru itti, yanağını okşadı.

‘’Benim oğlum değil, bir tanem. Ben de sizin apartmandayım, onu ilk defa görüyorum bu parkta.’’

Onu, şikâyet edebilecekleri bir anne arıyorlardı. Başını göğsüne indirip bir süre güneşin ensesini yakıp, sızlatmasını dinledi. Dizlerinde geniş çimen lekeleri ve turuncu kasketiyle bekçi onu izliyordu. Aldırmadan, izlendiğinin farkında çimleri eze eze parkın çıkışına doğru yürüdü. Tuhafiyecinin barakasını soluna alıp, diplerinde bira şişeleri kırılmış, izmaritle dolu duvarların önünden geçti. Spreyle kalp içine alınmış özlü sözleri okuyup, mahallelerinin efsane âşıklarına güldü. (Psikopat yener- Derya, Mıstık- Zalim Melis ve daha niceleri) Ensesi kat kat oldu, elleri alnında göğe baktı bir an. Yarım saattir gölgeden yürüyordu ama hala sızlayan boynuna inat sevinmedi. Lisenin üç yıldır kullanılmayan -A – kapısına çöküp, paslı kilidini avuçları içine aldı. İçinde olmak istemediği bir hayatı ezer gibi yumdu gözlerini. Başını soğuk demire dayayıp öylece kaldı. Fakat az sonra kalçalarından başlayıp ara ara dizlerinden sarkıttığı ellerini de gıdıklayan tüylü bir sıcaklıkla kendine geldi. Yanakları yüzüne yayılan gülümsemeyle gerildi, az evvel avuçladığı şeyi yaklaştırdı. Gözbebeği kocaman açılan yuvasında sağa sola titrerken yavru kedi kurtulmaya çabalıyordu. Ürkekçe yukarı kaldırdığı gözleri hayata dair saf bir merakla örtülüydü sanki. Açlığı, kimsesizliği soğuğu iliklerine kadar hissedip hiçbir anlam verememek… Bu da acının bambaşka bir hali miydi yoksa?

Parmaklıklara usulca yaklaşıp tabelanın altına saklandı. Tek gözünü kısıp, çiviyle deldikleri yere, ‘’İ’’ harfinin tepesine yaklaştırdı yüzünü. Omuzlarını kabartıp onu fazlaca erkeksi ve otoriter kılan ceketinin ucundan Müdüre Anne’nin incecik eli uzanıyordu. Parmağını işçilere doğru sallayıp, bağırıp çağırarak binayı saran pembe kuşağı biraz daha açmalarını söylüyordu. Ve hala çevreden gelen alaycı bakışlara aldırmadan insanları buranın bir hapishane olmadığına inandırmaya çalışıyordu. Acı bir gülümsemeyle yana çekildi. Başını iki yana sallayıp kucağındaki yavrunun tepesine burnundan ‘’hıh’’ diye bir soluk düşürdü. O sırada ne olduysa kedi başını sola eğdi ve aşağı sarkıttığı ön patileriyle sıyrılıverdi onu saran kollardan. Ufacık gövdesinin çıkarttığı toz henüz zemine karışmamışken çimenlerin arasında kayboldu. Gittiği yolu takip edip otları yavaşça karıştırmaya başladı. Otların hışırtısının ufaklığın devinimlerini bastırmasını istemiyordu. Dediği gibi de oldu, şahit olduğu manzara parkta hissettiğine benzer bir boşluğu daha da genişletmekten öteye gitmedi. Gözleri aynı saf merakla, etrafını çevreleyen sarı tüylerin arasından ışıldıyordu. Ama bu sefer bir farkla… Minicik yüzünün yarısını bir başka kedinin daha iri ve daha tüylü gövdesine gömmüş, onun kulaklarını yalamasına izin veriyordu. Kedilerden iri olanı, tam kendilerine uzanan ele savuracağı patisini kaldırırken…

‘’Nerede bu çocuk gene? Eğer bir daha böyle geç kalırsa kaldırın yemekleri, burası otel değil.’’

Eli bir daha uzanmak istediyse de tüyleri kabardı. Kedinin ağzından garip öfke hırıltıları duyuldu. Vazgeçti acele edip yetişmeliydi. Orası otel değildi, yetimhanede sofra beş’te toplanıyordu.


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin