MERYEM BİNİCİ
Doymuş boğazının bir anda asırlık bir susuzluğa bürünmesi gibi
Kalbinden tutan bir frekansla ve göklere değil göklerin ardına uçmak gibi
Yaşamakla ölmek arasındaki ince çizginin şeffaf bir perdeye dönmesi gibi
Alnından öpülmüş tüm haykırışların, arşın en tepesinden yerin en dibine düşmesi gibi
Şahit olduklarını adı gibi gören gözlerin, en hakiki yalana aldanması gibi
Yakarışlara mahkum olan sanığın damarlarında taşıdığı ceza gibi
Ellerinden tutan her hayale kurban olan hayat gibi…
Ne serzeniş ne hayıflanma asırlık susuzluğun kendini hatırlatması gibi
Ne bir gelen ne bir giden kuyulara mahkum olan ölümsüz gibi
Toprak, Gökyüzü ve Güneş hepsi desiselere ortak birer iblis gibi
Can elması derler ya hani! Can ölmüş elması öksüz kalmış gibi
Öteler ve beriler! İki farksız mefhumun farklı ifadesine bürünmüş gibi
Azmin ardına koşan kaplumbağalar bir varmış bir yokmuş gibi
Mananın delisi olan deliler manadan bahis açmaya lâl olmuş gibi
Bir şeyler bir yerlerde ve başka şeyler başka yerlerde habersizce tükenmiş gibi
Saatler! Ahh yine saatler! kanata kanata, akıp akıp, geçip gitmiş gibi
Tekerleği patlamış bir bisiklet sahibine tüm tekerlekler yasaklanmış gibi
Yürümeye dahi mecalsiz bir çift ayağın uzun koşulara zorlanması gibi
Yola düşmüş bir yolcunun hafızasından yol kavramı silinmiş gibi
Mahkumlar isyana düşmüş de beraat dilenirken mahkemelerden
Beraat yemiş sanığın damarlarında hissettiği en ağır ceza gibi…
Aldanmış bir şeyhin kendi cehennemini gösteren kerameti gibi
Varlığın en hakiki şahitliği kocaman bir yalana esir düşmüş gibi
Yaraya deva verilen ilaçlar en acılı yaralardan üretilmiş gibi
Küf kokan bir ekmeğin kağıt arabalardan aman dilemesi gibi…
