NAFİA ANKÖZ
Bir fırtına oldu ve yeryüzü ile gökyüzünün meydan okumalarına şahit oldu kainat. Önce evreni dehşete saran bir gök gürültüsü ve ardından usulca düşen bir yağmur damlası. Öfke mi incitir, bir dokunuş mu güzelleştirir dercesine…
“Ne öfke incitir ne de bir dokunuş güzelleştirir. İnsan denen mahlukat kendisiyle kavgalı oldukça yağmur damlası yeşertemez kainatı. Harf harf hece hece işlesek de nakış nakış süslesek de kelimeleri, kalbin gölgesi karalıkken yeşermiyor kayadan nemrutlar.”
Yüreğime işleyen bu ses nereden geldi diye temâşa ettim âlemi, bir beyaz gülün üzerinde merhameti ve saflığı ben var ederim dercesine bekleyen bir yağmur damlasına takıldı gözlerim. Üzülmüştüm. “Bir dokunuş bu kadar güzel bir varlığı meydana getirirken, sen neden böyle düşünürsün, üzülürsün küçük dostum?”
“Göğe baktım ve umut ettim. Şiir değilmiş hayat toprağa bakınca anladım.”
“Sen misafir değil misin? Ne diye misafir olarak geldiğin bu yerde kendini heder edersin? Hem dokunduğun her şeyi güzelleştiren sen, üzerinde olduğun beyaz gülün paklığına bakıp düşünmez misin? Umut etmek için göğe bakmasan da olur, ayine ne gösterir ona bak. Dokunduğun ve hayat verdiğin canlara bak. Sen umudunu kesersen yağmur damlası, toprak da umudunu keser.”
“Peki bir gün yorulursam?”
“Dinlenirsin.”
“Ya pes edersem?”
“Hiç gelmemiş bir yolcu gibi geçer gidersin.”
“Peki sen pes etmek nedir bilmez misin?”
Tebessüm ettim. ”Pes etmek mi? Bana göre değil. Yorulursun, beklersin dinlenirsin ama umudunu kesersen yok olur gidersin. Herkes gibi. Sıradan. Herkes gibi olmak istemiyorum. Öylesine yaşamak ve gelmiş olduğum için gitmek istemiyorum. Çiçekleri sularsam çiçek bahçelerim olur. İnanıyorum.”
“Herhangi bir yağmur damlasıyım. Ha bir çiçeği sulamışım ha sulamamışım. Ne benim için ne de o çiçekler için çok bir şey değişmiyor. Var olup olmamamla kimse ilgilenmiyor. Çiçek bahçeleri için çok azım.”
“Bir yağmur damlasıyım diye kendini hafife alırsan ne bir çiçek faydanı görür ne de herhangi bir varlık. Sen susamışların beklediği o damlasın. Yolun denizlere çıkar, okyanuslara çıkar. Yeryüzü ile gökyüzü senin sayende vuslata erer. Güneş senin sayende bahara gözlerini açar. Çöl toprakları yolunu gözler. Kendini sakın hafife alma küçük dostum.”
“Peki sen kimsin? Herhangi bir insan mı, susamışların yağmur damlası mı?”
“Göğe baktım ve umut ettim. Bazen seheri bekledim, bazen de neciy rüzgara sırrımı verdim. Yine de umudumu kesmedim. Kısaca ben sevinmek için göğe bakmanın huzurunu bilenlerden, yeri geldiğinde vazgeçenlerden yeri geldiğinde pişman olanlardan ve en çok da umut edenlerdenim.”
“Sevinmek için göğe baktığında kara bulutları görünce için daralmaz mı?”
“Kara bulutları gördüğümde içim daralsa da gök gürültüsünün haşmeti ile muştuyu beklerim.”
“Bir gün ya ben değil de gök gürültüsünün öfkesi kazanırsa?”
“Gök gürültüsü ve çakan şimşekler öfkeden olsaydı sen olur muydun yağmur damlası?”
“Olmazdım elbet.”
Ve öylece sustu yağmur damlası. Buluta, çağıldayan dereye, üzerinde durduğu saf bembeyaz güle baktı. Sonra usulca topraktaki yerini aldı. Toprak ile vuslatından sonra güneş gökkuşağı ile gülümsedi.
Güneşe tebessüm ile karşılık verdim ve göğe bakmanın, âlemi seyran etmenin süruruyla yoluma devam ettim.
Yağmur damlalarına selam olsun.
Vesselam…
