SENA KAHRAMAN

Bazı varlıkları okumak sayfa sonunda nihayete erdirilen, uzun, anlaşılması güç felsefî metinleri mütalaa etmek gibiydi. Sayfanın sonuna gelince, başının neyi anlatmak istediğini unutma telaşesi içimi saracak gibi ama bir kış gecesi dışarıda bir oyana bir bu yana savrulan kar tanelerinin arasından o şiddetli soğuğun, içeri girmemesi için kapıların sıkı sıkıya kapatılması gibi bir şeyleri sanki ısrarla zihnime zammetmek ister gibiydi.
Düşündürür, okurunun yoğun çabası karşında çözülür yavaş yavaş o yabancı dili, kimine göre izaha gerek duymayacak kadar aşikâr, kimine küserek kapatmıştır kendini. Belki de metnin değil de okurunun zihnindeydi tüm müphemliği. Aslında açık, net ve akla yatkın idi. Hem değildi de suya yazılmış bir yazı gibi. Uzunluğunda da olmasa gerekti onun hikmeti. Satır araları ise âdeta zihnimi yoklamak istercesine sürekli çelme takan incir ağacı kökleriydi. Sendelettirir hafifçe, yere ansızın düşecekmişim gibi. Ama hayır, sakın düşme! Sapasağlam ayakta kal da der gibiydi.
Sonra açılır usulca üzerindeki kesif sis perdesi meğer andırırmış bana, başı okşanan bir çocuğun samimi tebessüm edişini. Lakin bir tarafı da savunması kabul edilmemiş çocuğun buğulu gözleri ve de hiddetten kaşları çatılmış o masum çehresi gibi.
Bir yandan da yağmur başlayınca yuvasına hızlıca koşuşan karıncanın gözlenen endişesi gibi.
Kim bilir, belki de okyanusta kaybolmuş birinin bir ada görme sevinci…


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin