MERAL YILDIZ

Yalnız kaldığı evinin penceresinden yağan yağmuru seyretti oturduğu sandalyesinden. Cama değen yağmurun süzüldüğü gibi gözyaşları süzüldü yanaklarından… “Annem” dedi dertli bir iç çekerek. Derin düşüncelere daldı; kaybedip bulamadığı çocukluğunu aradı hayalleri arasında, hayalleri hep eksikti mutluluk yapbozunda en büyük parça yoktu. Bir nefes kadar yakınken bir hayal kadar uzaktı.

Tıpkı bugün gibi pencere önlerinde annesini bekleyişini hatırladı. O gelene kadar bebeğiyle dertleşirdi ”Gene gecikti, gene çok yorgun gelecek!” diye sessizce mırıldandı. “İşte geliyor! Annem annem” dedi, annesinin yorgun gözleri görmedi bile cam önünde bekleyen minik yüreği. Koştu kapıyı açtı. Gözlerine baktı annesinin o, yüzüne bile bakmadan elindeki şekeri verdi. Halbuki onun beklediği şeker değildi, özlediği anne sıcaklığı hiçbir şeye değişmediği anne kokusuydu.

Boynu büküldü bir köşede onu seyretti ıslak gözlerle. Annesi yorgundu ama acele acele koyuldu ev işlerine, fark etmedi bile kendisini seyreden gözleri hüzünlü yavrusunu. Daha fazla dayanamadı bu bekleyişe minik yüreği, oturduğu yerde uyuya kaldı.

Sabah sevinçle açtı gözlerini annesinin odasına koştu heyecanla. Bugün tatildi annesiyle geçireceği zamanın, yapacağı işlerin planını kurdu minik kalbinde. Ama öyle olmadı yapılacaklara önceden karar verilmişti bile; boynu düştü küçük omuzuna. Olsun gene de mutluydu çünkü annesi yanında olacaktı.

Hiç sevmediği, büyük ve kalabalık alışveriş merkezinin yolunu tuttular. Gülmeyen yüzler, tanımadık sesler, bir öpücüğün yerini dolduramayan pahalı hediyeler. Annesinin elini sıkıca tuttu. Sıcaklığını yüreğinde hissetmek için, yasladığı başını iyice yaklaştırdı annesinin göğsüne doyamadığı anne kokusunu almak için. “Güzel zamanlar ne çabuk geçiyor” dedi. Keşke bugün hiç bitmese, ayrılmasam annemin kucağından, sıcağından, kokusundan.

Eve dönerken bir hüzün kapladı içini “her gün böyle annemle bitse… Ben büyüyorum ama aynı evde annemi özlüyorum” diye iç çekti. Ne çabuk geçiyordu zaman. Bunları düşünürken bir daha geri getiremeyeceği çocukluğunun kaydığını hissetti avuçlarından.

“Büyüdüm ve ardımda bıraktığım kayıp çocukluğum, anne kokusuna hasret yüreğim” dedi kendi kendine. Cama yağan yağmur damlalarının hızlandığı gibi hızlandı gözyaşları, hıçkırıklara boğuldu hüzün dolu bir sesle “ah annem” dedi. “Heyecanla beklediğim dönüş yolunu, sana olan hasretimi elime uzattığın bir şekerle değil, yanağıma kondurduğun sıcacık öpücükle sevince çevirseydin.

Kendi yalnızlığıma terk ettiğin, manasız oyuncaklarla dolu odamda değil sıcacık ellerinle başımı okşayarak huzur bulduğum dizinde uyutsaydın beni. Evimizde göz kamaştıran o eşyalar olmasaydı bomboş kalsaydı her yer, ama sen olsaydın gülüşün doldursaydı evin her köşesini, sevgin ısıtsaydı içimi, kokun huzur verseydi bana evimiz seninle eşsiz olsaydı annem.

Beni kalabalık mağazalara değil seninle yalnızlığın tadını çıkaracağım yerlere götürseydin, bir sen bir ben olsaydım güzel yüzünü seyretseydim. Senin gülüşünle bende gülseydim kahkahalarımız karışsaydı birbirine koşup sarılsaydım sana doya doya.

Sen gittin; ardında çocuk kaldı yüreğim. Biliyor musun annem yüreğim hiç ısınmadı, ısıtamadı ne bir başkası ne de güneş. Bulamadım hiçbir çiçeğin kokusunda anne kokunu, hiçbir ses senin gibi huzur vermedi. Arıyorum bulamıyorum yoksun annem ne sokaklarda, ne dolaştığın odalarda, ne de ardımda bıraktığım yalnız çocukluğumda”…

Aranıza girmeden ölüm,

Annenizin o güzel ellerini

Koklaya koklaya öpün


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin