SENANUR DENİZ (Bişnev Dergi 2. Sayı Sonbahar 2021)

“Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.”

Dizeleri ile başlar Kaldırımlar şiiri. Paris sokaklarında kendini arayan üstadın çığlık sesidir bu kaldırımlar. Gurbet yaralarının kanattığı yalnızlık, korku, mistik arayış, içinde tamamlanamayan boşluk duygusu; betonarme yapıların, ayyaşların mesken tuttuğu bankların arasındaki sessizlik kavşağı ya da kendini kaybettiği kumar masasıdır kaldırımlar. Her açtığı kartta yeni bir Necip vardır, ama pişti olamayacak kadar ayrı takılan simalardır bunlar. Birleşmiyor, parça yerine uymuyor, tamamlanamayan yap-boz parçalarının fikir sancıları çileye dönüşüyordu…

“Ben kimsesiz seyyahı, meçhuller caddesinin; Ben, yankısından kaçan çocuk, kendi sesinin.”

“Ben” şiirine baktığımızda, bu çilenin varoluşsal sorunlardan kaynaklandığını anlayabiliyoruz. Yaşadığı iç savaştan, benlik kavgasından şikâyet edercesine isyan bayraklarını çekiyor, kendinden kendine kaçmak istiyor fakat ne kendinden nasıl kurtulacağını ne de kendini nasıl bulacağını bilemiyordu. Kaldırımlar şiirine tekrardan baktığımızda ise aslında bu kavgadan çıkmak istiyor gibi de görünmüyor. İfadeler şöyle geçer: “Bana düşmez can vermek bir kucakta, Ben bu kaldırımların istediği çocuğum Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.” Bence de bitmemeliydi bu yolculuk çünkü bilinmezlik, savrulmuşluk batağındaki kaostan beslenen fikir yortusu sonrasında Necip Fazıl’ı Necip Fazıl yapan Kaldırımlar şairini, Sultanu’ş-Şuârâ hatta üstad yapacak olan sancıların ilk nüveleriydi. Hayatını incelediğimizde köklü bir aileye mensup olan üstad, aslen Kahramanmaraşlıdır. İstanbul’da büyükçe bir konakta dünyaya gelmiştir. Hayatını ele aldığı “O ve Ben” kitabında köşk yaşamından, hayatının dönüm noktası sayılan Arvasî Hazretleriyle tanışmasından, küçük yaşlarda öğrendiği okuma-yazmasından, hatmettiği şiir kitaplarından bahseder. Kitapta hayatını üçe ayırır; İlki, “Çocuktan daha çocuk bir gün altı yedi yaşlarında yakıcı bir hayal beni her şeyin ötesine sürüklüyor, bana bu dünyayı dar ve bunaltıcı gösteriyordu.” ifadeleriyle ele aldığı Birinci Dönem’dir. Burada anlıyoruz ki Necip Fazıl’ın mistik arayışı, yalnızlık korkusu küçük yaşlarda başlamıştır. İçinde yaşadığı buhran onu yalnızlığa iterken, o durmadan derdine deva aramış öyle ki bu arayışta kumarhaneler sığınağı olmuştur.

“Seni aramam için beni uzağa attın! Âlemi benim, beni kendin için yarattın.”

“Allah ve İnsan” şiirinde kumar bataklığına dalmasındaki asıl gayenin Allah’ı bulmak olduğunu görmekteyiz. Üstadın kendisi de ilk zamanlar Allah’tan uzak olduğunu kabul eder. Allah’ı bulmasına vesile olan Seyyid Abdülhakim Arvasî ile tanışması hikmete ulaşmasındaki dönüm noktası olmuştur. Daldığı kâbustan Necip Fazıl’ı uyandıran Arvasî Hazretleri olmuştur. Bu tanışma ile Necip Fazıl dine yönelmeye başlamış, mistik kapıları çalan şiirleriyle mistisizm dünyasını bizlere açmıştır. Allah için sanat anlayışı ile şiirlerini, yazılarını İslam için araç olarak kullanmaya başlamıştır. Arvasî Hazretleriyle tanışması dönüm noktası olup O ve Ben kitabında bu dönemi “Tanıdıktan Sonra” şeklinde nitelendirir. Prof. Dr. Ramazan Arvallı hocamızın Üstad’dan anlattığı hikâyeyi paylaşacak olursak okuyan içinde çıkarılacak dersler vardır. “Necip Fazıl on adet soru hazırlar. O sırada Arvasî Hazretleri Süleymaniye Camii Şerifinde vaaz etmektedir. Necip Fazıl cebine soruları koyarak camiye sorularını sormaya gelir. Arvasî Hazretleri o gelince vaazını keser ve cemaatten birisinin hatırına şöyle bir suâl gelirse cevabı şudur; böyle bir sual gelirse bununda cevabı budur, diyerek soruları onun yazdığı sırayla cevaplandırmaya başlar. Hâl böyle olunca elini bir hışımla cebine atan Necip Fazıl, “Acaba benim sorular yere düştü de birisi kürsüye mi koydu?” diyerek soruları kontrol eder. On tane suali onun yazdığı sırayla cevaplandırınca Necip Fazıl, Seyyid Abdülhakim Arvasî Hazretlerine âşık olur. Onu çok sevmeye ve saymaya başlar.” Aralarındaki muhabbet öyle bir artar ki Seyyid Abdülhakim Arvasî Hazretlerine O’na diye bir şiir yazarak ithafta bulunur. Şöyle geçer mısralarda; “Benim efendim, ben sana bendim! Bir üfledin de, yıkıldı bend’im! … Benim efendim, emri yüklendim! Dağlandım kalbden ve mühürlendim.” Necip Fazıl, Arvasî Hazretlerinin izinden giderek Allah’ı bulur. Böylece Allah’ı anan, O’nun adını yazan, hakkı ve hakikati şakıyan İslam şairi olur. Çile’de geçen mısralarda düşünce tarihinin değişen bu seyrini şu mısralarda görmekteyiz: “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış, Marifet bu, gerisi çelik-çomakmış.” Üçüncü dönem olarak adlandırdığı Arvasî Hazretlerinin vefatı, Necip Fazıl’ın içinde doldurulması mümkün olmayacak bir boşluk oluşturur. “…Benim güzel efendim! Başucumdasın biliyorum; ama ben ne yapayım ki dünya zindanı içinde, ayrıca beş hassemin zindanında kapalıyım ve seni göremiyorum.” Son dönemlerinde daha çok içine çekilmiş, yalnızlık duygusuyla yeniden baş başa kalmıştır. Ölümden çok yalnızlığın verdiği acıyla karamsarlaşan Üstad şöyle söyler; “Çocukken gün battı mı, bir köşede ağlardım; nihayet döne döne aynı noktaya vardım.” Üstad, eski küçük Necip’e dönmüştür fakat tek bir fark var, bu kez yanında hikmetine vâkıf olduğu Rabbi vardır. Artık sığındığı liman kumar masaları değil varacağı son durak olan yüce Allah’ın varlığıydı. Ve bu son durak onu kıyameti bekler gibi beklediği ölüm arifesinde de yalnız bırakmayacaktı. “Dostlarım ev eşyamdı bir bir gitti, diyorum. Artık boş odalarda ölümü bekliyorum.”

Üç dönemi genel başlık altında incelersek her döneme ayrı bir yalnızlık duygusu yerleştirebiliriz. İlk dönemde kendini arayan adamın kıvranış yalnızlığı; ikinci dönem toplumsal sorunlara değinen, çözüm arayan dava adamının yalnızlığına dönüşür. O Günden Beri olarak adlandırdığı üçüncü dönemde ise artık kendi kabuğuna çekilen, ölümü yoldaş edinmeye çalışan Necip Fazıl’ın yalnızlığı vardır. Yalnızlık duygusu Necip Fazıl’ın var oluş anından itibaren süre gelen, bizlere ayna tutan bir örneklik teşkil eder. Kendini anlamlandırmaya çalışan, varoluş gayesini çözümlemek isteyen insanoğlu aslında bir Necip Fazıl’dır. Bu yüzden Necip Fazıl’ı anlamak insanı anlamaktır. İnsan mistik boşluğun oluşturduğu kaygı, korku duygularından kaçıp kaldırımları dost edinir. Bilmez ki bu kaldırımlar bir zamanlar Necip Fazıl’ı sarıp sarmalamıştır. Kaldırımları metafor olarak düşünürsek; kimi için bu metafor gece karanlığı, kimi için ıssız olan bir yol, kimi için bitmek tükenmek bilmeyen ruhsal imgelerdir. Yalnızlık ve metafiziksel problemler yaşayan, metafiziksel sancılarla kıvranan insanın çözüme ulaşmasındaki yol Necip Fazıl’dan geçer. Tabi bir Necip Fazıl olamayız çünkü her insan tek ve kendine hastır. Fakat kendimizi bulma yolunda verdiğimiz savaşların benliğimize ulaşabilmesi için, benliğimizle barışabilmesi için Necip Fazıl’ın ayak izlerine ihtiyacımız vardır.

R. Arvallı Hocamız, “Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri Necip Fazıl’ın yönünü Makedonya’dan Mekke-i Mükerreme’ye çevirmiştir.” der. Her insan bir şeyler arar dururken yönünün varacağı kapıyı bilmeden ilerler. Hangi kapıdan çıktığımız bellidir ama sonumuz bir muammadır. Necip Fazıl hikmet nefesini içine çekmiş hakikate ulaşmıştır.

Dalaletten hidayete varan bu yaşanmışlık hikâyesi ise bizler için örnek bir hayat hikâyesidir. Bir Arvasi dokunuşu nasibimize düşer mi bilmem ama duam odur ki varacağımız son durak Mekke-i Mükerreme olsun.


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin