MERYEM BİNİCİ

Pili bitmiş bir saat ile tik tak dönüp duran bir saatin ne kadar farklı olduğunu bugün anladım. Hareketsiz bir saat sadece on iki rakamdan veya estetik bir görüntüden ibaret görünürken, tik tak seslerini derin bir ufka kadar ulaştıran saatin içinde sanki koca bir dünya dönüyor. Ve iki dize beliriyor önce zihnimin sonra kalbimin kıyılarında “Zaman ne de çabuk geçiyor Mona” “Alaca bir at koşar içimde zamansız mekansız nefese doğru”. Biri yazılmış kâğıttan diğeri yazılmakta ve son nokta belirene kadar yazılacak olan kâğıttan bahseden iki dize. Ne çok hikâye biriktiriyor dizeler, ne çok kahkaha, ne çok nedamet ve ne çok sızı barındıyor. Fakat eninde sonunda bir nokta gelip en duygulu yerinde kesiveriyor tüm harflerin sesini. Ne de olsa cümlelerin ölümüdür noktalar.
Evet, “Zaman ne de çabuk geçiyor Mona” çarkı dönüyor manuel bir saatin ve görünmez bir el gece ile gündüzü dokuyor dünyaya. Dünyanın gıkı çıkmıyor her gün yeniden veda ederken güneşe. Ve eşsiz bir sükûnet… Nefes almak yalnız gündüze hasmış gibi. Sonra bir büyü bozuluyor ve bir Karakoç daha kavuşuyor toprağa. Gerçek vuslat yalnız toprağa hasmış gibi. Dünyanın gıkı çıkmıyor… Anlayamıyor hiç kimse.
Evet Mona, zamanı tutmanın mümkün olmadığını anlamak nasip olmuyor her insana. Ve her nedense en kıymetli vakitler bir kıymık gibi ömürden geçip gittikten sonra öyle derin, öyle sancılı bir anlayışla anlıyoruz ki, tüm başlar taş yarasından geçilmiyor artık. Tarihe karışmış vakitlerin tekrar tekrar tarihini atmak ve tekrar tekrar altını çizmekle geçiyor sonra bastonlu ellerin tüm zamanları. Her yeni tarih aslında binlerce tarihe şahitlik ederken, bıçak açmıyor altı çizilmiş tarihlerin ağzını. Sonra kimileri kaderin dalına tutunup kalan meyvelerin ardına düşerken, kimileri de sahte salıncaklar kuruyor sonbaharın yaprak dökmüş ağaçlarına. Bahara çıkar mı ağaçlar kim bilebilir. Aslında bahar da ölümlüdür, bilmek de…
Ölüme en uzak şey mevsimlermiş gibi gelir insana, oysa hiçbir bahar yeniden doğmaz ve her baharın ismi aynı olsa da o da başka bir canla başlar ömrüne. İşte böyle muamma şeylerin tüm şahitliğini yapar saniyelik nefesi olan saniyeler. Ve şu an, o tik tak iniltileriyle derin ufuklara ulaştıran saatin tüm zamanlara çanak tutan edasıyla bir kez daha sarsılıyorum, en ağır suçun şahitliğini yapmış gibi. Halbuki benim şahitliğim zamanın şahitliğine kafa tutan bir pireye benziyor tam olarak. Şunu da anlamak lazım ki pireler kendini deve zannedermiş, ta ki deveyi görene kadar.


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin