MAHMUT CİHAT

(Gençliğinin baharında, ömür denen merdivenin, umut ve hayallerle süslenmiş basamaklarından yalnızca birinde tökezleyen ve bu durumun sonuçlarını hayatıyla ödeyen, falanca illetten muzdarip, filanca bir gencin dünya sahnesinde yalnızca gözleriyle sergilediği son perde.)

Dışarıda yağmur damlalarının cama yaptıkları intihar dalışlarının sesini duydu. Kirpiklerinde birikmiş uykuyu yanaklarından süzerek, yatağından pencereye doğru umarsız bir bakış fırlattı. Artık bu durumu iyice kanıksamıştı. Bir mi, üç mü yoksa dört ay mı? Ne kadardır bu yatağa hapsolmuş olduğunu hatırlayamıyordu. İçindeki hüzün bulutlarını dağıtmak için gerekli gücü kendinde bulamıyordu. Oysa birçoğuna göre uzun sayılabilecek bir hayatı olmuştu, dile kolay tam 25 yıl. Bakış açısını değiştirecek çok fazla şey yaşamasına rağmen dünyaya uzun zamandır yalnızca bu pencereden bakıyordu. Görebildiği en uzak menzil, irili ufaklı bina ormanlarının içerisinden seçebildiği; tıpkı kendisi gibi yalnız bırakılmış bir çınar ağacıydı.

Epeyce uzun bir süre kendi hayatına da seyirci kalmıştı. “İnsanın kendi hayatına seyirci kalması ne kadar da acınası bir durummuş.” dedi içinden.  Ellerinden okuduğu çaresizliğini, yalnızca gözleriyle tasdikleyebiliyordu. Sanki küçük bir bebekken hayata böyle başlamış ve artık böyle de noktalayacakmış gibi hissediyordu. Kendi kendini sorguya çekmekten bir türlü kurtaramıyordu. Son günlerdeyse zaman kavramını daha derinlemesine sorgulamaya başlamıştı. Zaman akıp giderken kendisinin de eriyip gittiğini fark etmişti. Başkalarını mutlu etmek için dalından koparılmış, bir bardak suyun içerisinde ölümü bekleyen çiçek gibi hissediyordu kendini. Hayatla bağını koparmışlardı. Artık uzatmaları oynadığını o da biliyordu. Bir gün o da solup gidecekti bu dünyadan.

Sonra içine çevirdi gözlerini; kalbindeki kimse tarafından keşfedilmemiş dehlizlere, damarlarında dingin akarsular gibi akan kana. Ailesini düşündü. Annesine sarılamayalı ne kadar da uzun zaman olmuştu. Oysa annesini öpmeden, sarılmadan bir günü geçmezdi. Kollarına kudret yetirememesine değil de en çok buna üzülüyordu. Herkesin bir arada olduğu aile sofralarını özlemişti. Babasının belli etmemeye çalışarak uykusunda gelip saçlarını okşadığı, onu uykusunda sevdiği geceleri özlemişti. Ama artık ağrılarından dolayı serum ve sakinleştiricilerle hayata tutunmaya çalıştığı için uykuları daha bir ağır geçiyordu. O geceleri halen yaşıyorsa da bunları hatırlaması neredeyse imkansızdı. Uykusunun ağırlığından çoğu zaman güneşe yetişemiyordu. Çünkü güneş, pencerenin ve gözlerinin sınırlarını çoktan terk etmiş oluyordu. Yalnızca geride bıraktığı ışıkla, hissedemediği sıcaklığıyla avunabiliyordu.

Eskiden, odasında uyku haricinde bu kadar vakit geçirdiğini hatırlamıyordu. Oysa şimdi odasının gözlerinin erişebildiği her ayrıntısına hakimdi. Kitaplığına takıldı gözleri, kitaplığında mürekkeplerine hapsolmuş, okunmayı bekleyen; kim bilir hangi heyecanları, umutları, hangi iyileri ya da kötüleri hapseden kitaplar vardı. Sahi, kendisi iyi mi yoksa kötü biri miydi? Kimseyi incitmiş veya kimseden incinmiş miydi? Bu soruların cevaplarını vermeye de duymaya da artık zamanının kalmadığını hissedebiliyordu.

Çok geçmeden… Hayır, hayata yenik düşmedi. Vücudunu saran ağrıları her zamankinden daha fazla ağırlaştı, gözleri her zamankinden biraz daha büyüdü ve birkaç damladan daha fazla gözyaşı döktü. Son damlası da yastığını ıslatırken artık O’nun için yeni bir başlangıç vakti gelmişti. Aldığı son nefesini de bırakarak; yoruldu ve gitti bu dünyadan. Esiri olduğu yataktan ve artık sözünü dinletemediği bedeninden kurtulmuştu. Artık özgürdü… Özgürlüğünü, bilinen sınırların çok ötesinde bir yerlerde yaşıyordu. Yalnızca bir göçtü onunkisi. Bu dünyadan istediğini alan veya alamayan her insanın bildiği, hayatta kesinliğinden şüphe duyulmayan tek hakikât O’nun da başına gelmişti.


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin