KÜBRA ÖZTUNÇ

Yönetmen Cafer Panahi’nin 1997 yılında film niyetiyle kameraya aldığı fakat çekimler esnasında belgesele dönüşen bir eser olarak adlandırabiliriz ‘’AYNA’’ filmini. Başrolde Mina adında bir kız çocuğu yer almaktadır. Film ilk andan son ana kadar yaşamın içinden olduğunu hatta yaşamın tam da kendisi olduğunu açıkça belli ediyor. Sade, sıradan, olağan bir günde Mina’nın hikayesi ve başına gelenler üzerinden insanların hayat telaşesi yansıtılıyor biz izleyenlere. Aynı zamanda teknik açıdan baktığımızda görüntü ve ses birbirini tamamlarken izleyicinin bir yöne odaklanması önleniyor. Odak birkaç farklı yöne paylaştırılıyor. Bu da seyir zevkini daha da artırıyor diyebiliriz. Filmin sahnelerinde birçok derin ve manalı mesaj buluyoruz. Film hayatın tam kendisini ele alıyor demiştik zaten. Sahneler de bu hayat koşturmacasında insanların nasıl bir görüşe ve yolculuğa sahip olduğunu biz izleyicilere sunuyor. Bu yazımızda ayrıntılı bir şekilde sahneleri ele almak yerine genel manada vurgulanan mesaja odaklanmak daha uygun olacaktır. Filme baktığımızda insanoğlunun dört ana evresini görüyoruz. Bunu şöyle açıklayabiliriz ki ilk olarak Mina çocukluk dönemini temsil ediyor, insanları dikkat ile gözlemliyor bazen şaşırıyor bazen komik buluyor ama bariz olan bir şey var ki bir kamera edasıyla her şeyi kayıt altına alıyor hiç unutmamak üzere. İkinci olarak gençlik dönemi filmde bu dönemi temsil eden henüz yolun başında evlilik arifesindeki iki genci görüyoruz onlar hayatın güzel ve olumlu yanlarını görmek ve mutlu olmakla meşgul oluyorlar. Keşke insanoğlu her daim bu iki gencin gözüyle bakabilse dünyaya. Bu kurduğum cümle şimdi bahsedeceklerimden sonra daha da anlam kazanacak. Geçelim üçüncü döneme burada orta yaş grubu insanları görüyoruz, gençliklerinde yaptıklarından hayıflananlar, şu anki hayatından hiç memnun olmayanlar, birçok sıkıntıdan bahsedenler… Son olarak dördüncü dönem yaşlılık; artık yolun son dönemeci, bu kez de ruhen ve bedenen bir başa dönüş söz konusu herkesten her şeyden beklentinin artması sanki bu dünyanın yükünü taşıdım bu güne kadar artık ben değil o beni taşısın haykırışı.. Bir bıkkınlık veya evlatlardan beklenen bir minnet arzusu.


Tüm bunlar insanlığın birebir yaşadığı ve deneyimlediği duygular. Bizler bu sahnelerde uzaktan bir göz olarak gözlemledik sadece. Gelelim Mina’ya küçük Mina filmin ortasında ‘’Ben artık oynamak istemiyorum!’’ diye haykırıyor. Tam da bu esnada filmin seyri değişiyor. Yönetmen bizlere nasıl çözüm odaklı olmamız gerektiğini krizi nasıl fırsata çevirmemizin mümkün olduğunu gösteriyor bu filmdeki başarısıyla. Görüyoruz ki bakış açısı her şeydir. Nasıl bakarsak öyle görür öyle yol alırız. Nereden baktığımız nasıl ve nerede duracağımızı belirler.


Peki bizler Mina’dan neler öğrendik? Mina filmde mikrofonu üzerinde unutarak adeta insanoğlunun iç sesini dış dünyaya açıyor ve bizlere mücadeleyi ve meydan okumayı gösteriyor ve Mina Tek başına evine ulaşarak istemediği kurmaca dünyaya kapatıyor kapılarını. Kendi olmak isteği ile özgürlüğe ulaşıyor. Özüne dönebileceği, kendi olabileceği dünyaya açıyor kapılarını. Bir kez daha öğreniyoruz ki çocuklar biz büyüklerin aksine kendi olarak mutlu oluyor. Şan şöhret para gibi geçici ve sahte olanlardan kaçıp gerçek ve özgün olana koşuyorlar yılmadan, usanmadan. İnsan ahlaklı ve onurlu bir duruşa nasıl sahip olur ve hakiki olana nasıl kavuşur? Sorusunun cevabını sanırım artık biliyoruz. Bir ömür hakkı ve hakikati aramak, yolda olmak duasıyla.


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin