MERVE TUNÇKAŞIK

Bazen kendimiz için yaptığımız bir yolculuk biz farkında olmadan bir başka insanın kalbine, ruhuna değen yollardan geçer. Biz hiç bilmeden bizi beklerler. Vakti gelince karşılaşırız o ruhlarla ve kalplerle. Bir alışveriş gibidir bütün yol. Gönlümüzde olandan diğer yolcular, biz de diğer yolcuların gönlünde olandan alacaklıyızdır.
Güneydoğu’nun kendi halinde bir köyünde gördüm onu. Yürüyen bir ölü nasıl olur deseler bugün bile aynı şekilde tarif edebileceğim kadar etkilemişti beni. Yürüyor ama yürüyen bedeni değildi, konuşuyordu ama sesini bastıran ağır bir sessizliği vardı. Bakışları hapsolmuş bir ruhun umutsuz bakışlarıydı. O hali bana öylesine dokunmuştu ki, iki kelam etmeden öylece gitmesine izin veremezdim. Çaresizce ne yapabileceğimi düşündüm. Nereden başlayacağımı bilmiyordum ama bir yerden başlamak, hiç başlamamaktan daha iyiydi. Çekinerek selam verdim. İlk cümlelerden sonra sanki daha önce o diyarlara gelmemişim gibi sorular sorup merakımı giderdiği her cümlesinde mutlu olduğumu belli ettim. Maksadım olabildiğince konuşturmaya çalışmaktı. Belki sadece konuşsa, anlatsa iyi gelecekti. İncitmemek için kelimelerimi özenle seçiyordum. Karşımda dokunsam kırılacak, sesimi yükseltsem ürkecek hassas bir ruh vardı. Sorular soruları, cevaplar cevapları açmıştı. Onu bir ölüden farksız hale getiren şeyin ne olduğunu bir anda söyleyivermişti. Canından bir parçasını, çok sevdiği ablasını trajik bir sonla kaybetmişti. Yaşadığı derin acı karşısında yapabildiğim sadece susmak oldu. Ablasının ebedi aleme göçüşü ile hayata dair bütün umutlarını ve sevincini de ebedi aleme yolcu etmişti. Geriye ise hiçbir canlılık belirtisi kalmamış, oradan oraya öylece savrulan bir ruh kalmıştı. İnsan hayata dair her şeyi “Ebedi Olan’a” bağlamayınca yaşarken ölme ihtimali kaçınılmaz oluyordu. Oysa ayrılığın elbet bir sonu vardı. Ayrılık bütün bağları koparmak değildi. Her güzellikte bulabilmekti sevdiğini. Üstelik ebedi alemde bizi bekleyenler için ufak hediyeler göndermek sadece biz yaşarken mümkündü. Belki bir yetimin duasında, belki Rahman’ın bir kelamında yeniden neşelecekti ruhları. Aklımdan geçenlerle onun söyledikleri arasında öylesine büyük bir uçurum vardı ki bu uçurumun arasını kapatıp şifa olacak hangi cümleleri söyleyeceğimi bilmiyordum. Kelimeler ağzımdan çıkmadan zihnimde binlerce şekle giriyordu. İncitmeden, kırmadan, nasihat verircesine değil, acısını paylaştığımı, ruhuna şifa olmak istediğimi hangi kelimelerle anlatacaktım? Zihnimde şekil değiştiren her cümlenin arasına bir dua giriyordu: Rabbim, ağzımdan şifa olmayacak hiçbir sözün çıkmasına izin verme. Doğru yol nedir bilmiyordum ama her şeyi bilene sığınmıştım. Gözlerine baktım ve şifa niyetine kalbimden döküldü cümleler. Her cümlemde korkuyla gözlerine bakıyordum. Konuştukça bakışları değişiyordu. Hani karanlığın içinde ufak bir ışık görürsünüz de o ışık size karanlığın biteceğine dair umut verir ya, hissettiğim aynı şeydi. Gözlerindeki boşluk eskisi gibi değildi,sesine canlılık gelmişti. Cümlelerinin rengi simsiyah değildi. Sanki susuz kalmış bir çiçeğin küçük yaprağı yeniden yeşermişti karşımda. O an hiç bitmesin istemiştim ama artık gitmesi gerekiyordu. Giderken sıkıca sarıldım. Yanımdan ayrılırken ne ben ne de o aynı biz değildik. En azından geldiği gibi gitmediği için ne kadar şükrettim bilmiyorum. Çok az şey insana aynı sevinci yaşatabilir. Kendime ait sandığım o yolculuk beni yaralı bir ruha götürmüştü ve küçük bir umut zerresi yetmişti ruhunu yeniden canlandırmaya. Uzun yıllar geçti aradan ve sonrasında tekrar birbirimizi görmedik. Hala aklıma gelince merak ederim nerede, ne yapıyor? O gün birbirimizden ayrıldıktan sonra yola devam etmek için heybesine ne koydu bilmiyorum ama kendi heybeme koyduklarımı biliyorum: “Bir ruha dokun, varlığınla yeniden can bulsun. Bir kalbe dokun, gül bahçelerinden bir bahçe olsun.


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin