İBRAHİM ŞAHİN
“ İnsan müspet ve menfi gerçekliklerine gözlerini kapamayı tercih ettiği sürece, hayat denizinde içine düşeceği sürpriz çalkantılarda boğulmaktan kurtulamaz…”
Bir seher sofrasından; Yıldızların kâinata ışıl ışıl göz kırptığı, Güneşin doğuş sancılarına şahit olan gecenin karanlıklarını telaşla toplayarak göçe hazırlandığı rahvan bir zamandan selam olsun sana sevgili yarenim.
Sessizliğin mümbit sofrasında yüreklerin rikkatinin hissiyata, geceyi uyandıran ezan seslerinin ruha huzur damıttığı nadide bir iklimden yareni olmakla huzur bulduğum zarif, naif ve duygulu yüreğine cânu gönülden selam olsun can dostum.
Düşünüyorum da; Eğer özlemek olmasaydı dost olmak nasıl bir şey olurdu acaba?
Özledim be yârenim; Seni, konuştuğunda ruhumu okşayan naif sesini, değer verişini, sözlerindeki sıcaklığı, bir gülü koklarken bile incitmekten ürperen insanların hassasiyetini kuşanarak sözler arasından sözler seçerek yaptığın sohbetlerini çok özledim.
Biliyor musun yârenim; Seninle paylaştığım tüm zamanları nadide birer bergüzar gibi özenle saklıyorum anılar bohçamda…
İnsan ömründe hatırı sayılır derece de önemli bir zaman dilimi olan bir haftalık aradan sonra bâki selam, gönül dolusu muhabbet ve içtenlikli dualar ile yine gönül kapındayım işte. Zira gönül evine muhabbetsiz ve selamsız girilmez bilirim.
Bir de “…duânız olmasa Rabbim size ne diye değer versin ki…..” ayetinin insanı bireyselliğin egoist kıskacından çekip alan uyarıcı, silkeleyici hikmete tutunarak duâlar bohçaladım sana sevgili yârenim…
Nasılsın görüşmeyeli diyeceğim ama bir hissiyat seferi kadar hep yakındın bana. Seninle birlikte temaşa ettim hayatı çoğu zaman, çoğu zaman yepyeni ufuklar işaret ettin bana.
Ama yine de hem kendi hayatımda yaşadığım hem de karşılaştığım insan manzaralarından ürpererek şahit olduğum kimi olaylardan dolayı o kadar doluyum ki yârenim. Umarım sabırla okursun mektubumu, bıkkınlık göstererek buruşturup bir kenara atmaya kalkışmadan.
Biliyor musun sevgili dostum; Hayat insanın ebed yürüyüşünden derleyerek sergilemiş olduğu sayısız ibret tabloları ile biteviye haykıran bir münadi gibi durmaktadır karşımızda.
Bir boyutu ile alnımızı ak eden, gönlümüzü ferahlatan, insan olmanın izzet ve lezzetini derinden hissederek doyasıya yaşadığımız bir mutluluk iklimidir hayat.
Bu iklimde gün olur ulvî ve beşerî muhabbetlerle kanatlanır ruhumuz. Öyle ki kâinat dar gelir kanatlarımıza; yükseklere, daha yükseklere, en yükseklere çıkmak bir aşk halini alır.
Vicdâni reflekslerimiz çoğu zaman kainatta ki her şeyi kuşatacak mûnisliği, zarif ve ipeksi bir yumuşaklığı barındırır özünde. Bir merhamet âğuş’u olarak kuşatmak isteriz tüm varlıkları tek tek. Acıları acımız, kaygıları kaygımız olur gece gündüz.
Yardımlaşma ruhu, dostluk, arkadaşlık ve benzeri insanî erdemler; uğrunda çekilen zahmetler birer zevk haline gelir ve olmazsa olmazlarımız halini alır hayat felsefemizde.
Şöhret, saygınlık, makam ve benzeri sosyal kazanımlar gibi ayrıcalıklarımız tekebbür göstermeden ve hiç bir karşılık beklemeden paylaşabildiğimiz, bütün bir insanlığı kuşatacak engin bir özveri ile cömertlik duygusunu uyandırır içimizde.
Tüm işlerimizde ve amellerimizde tertemiz, nezih bir iyi niyet duygusu sarar düşünce ve benliğimizi. Yapıp ettiklerimize ve korunduklarımıza karşılık olarak Rabbimizin rızasını düşünürüz hep. O’nun hoşnutluğu her şeyin başında bir besmele gibi yer alır ve böylesi bir kazanım ümidi, tarifi imkansız hülyalara kapılar aralar düşüncelerimizde.
Bütün bunlar ve daha sayamayacağımız bir nice güzellikler hayat madalyonunun her baktıkça, hatırladıkça ve hatırlatıldıkça tüm benliğimizde mutluluk hisleri uyandıran nezih bir yüzüdür hiç şüphesiz.
Ya diğer yüzü sevgili yârenim! Ya düşünmekten bile korktuğumuz, yüzleşmekten hep kaçındığımız, hatırlatıldığında huzursuz olduğumuz diğer yüzü hayat madalyonumuzun?!…
Ya gözümüzü kapamayı yeğlediğimiz, kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz, aklımıza geldikçe üzerini kapatmayı, halının altına süpürmeyi tercih ettiğimiz, bir başka ifadeyle; kendimizi kandırmayı marifet bildiğimiz öteki biz?!…
Madalyonun bu yüzünde ki tatsız sürprizlerin kimin kapısını hangi yaşta, hangi makamda, hangi hal ve şartlar altında çalacağı hiç belli olmuyor biliyor musun?!…
Hayat madalyonunun bu acımasız yüzü ile ilgili dinleyeceğimiz her öğüdü, okuyacağımız her yazıyı, muhatap ya da şahit olacağımız her olayı ciddiye almamız, üzerinde kafa çatlatırcasına düşünerek ibret nazarıyla bakmamız akıllıca bir davranış olacaktır sanırım. Çünkü her şeyi tecrübe ederek öğrenmek yerine başkalarının yaşadığı deneyimlere ibret gözüyle bakarak ders çıkarmak daha az yara almamızı sağlayacak bir yol olsa gerek değil mi?
Yapılacak olan tespitler ve elde ettiğimiz tecrübelerin başkalarıyla paylaşmaktan kaçınarak, içimiz ürpererek sır ambarımızda sakladıklarımıza ne kadar ayna olduklarını düşünmek ve hatta görmek hayati önem taşımaktadır bizim için.
Böylesi bir feraset girişimi kendimizle, ilişki de bulunduğumuz insanlarla, dolayısıyla da geçmişimiz ve geleceğimizle ilgili çok önemli ipuçları verecektir bize.
Sevgili can dostum biliyor ve inanıyoruz ki; İnsan İlâhi hikmet gereği nice yararlı bilgilerle desteklenmiş seçkin bir varlıktır. Bununla birlikte hayat güzergahında huzur ufkuna ulaşabilmek için çıktığı sefer nice bilinmezlerin gizemli kuşatması altında sürüp gitmektedir.
Bir nefes sonrasının elinde nasıl bir sürpriz çıkını ile kapımızı çalacağını; bizi nasıl bir girdaba savuracağını ya da nasıl bir mutluluk sarmalına alacağını bilmeden yaşarız çoğunlukla. Ve bu belirsizlikten son nefese değin hiç kimse müstağni sayamaz kendisini.
Hayatın körpe yıllarına ve karmaşık yollarına her ne kadar acı’nın acemisi olarak çıksak da, bir süre sonra envai çeşit acı acemiliğimize aldırmadan çöreklenir yüreğimize, feryadımıza aldırış etmeden onulmaz yaralar açarak bizi alıştırıverir kendisine.
Efsununa kapılarak peşine düştüğümüz hemen her dünyevî câzibe amansız bir pişmanlık çölüne taşır genellikle adımlarımızı.
Sırnaşık ve fütursuz heveslerimiz şuh bir göz kırpışıyla büyülemişçesine takar da özlemli yüreğimizi peşine, irademiz söz geçiremez olur bu haylaz ve haşarı yanımıza çoğu zaman.
Hayallerin ve heveslerin kopardığı amansız fırtınaların önünde körpe fidanlarla birlikte nice ulu çınarların da çaresizce savrulduğuna, hüznü ve hicranı en kesif haliyle soluduğuna tanık oluruz; acı ve hayret karışımı bir duygu karmaşıklığı içerisinde.
Mal, makam, şöhret, kadın/erkek ve benzeri nice cezbedici unsurların heveslerimize göz kırparak kanını kaynatması, kışkırtması sonucu heyecanla daldığımız nice yönelişler çetin bir yitiş’in, kayboluşun batağına sürükler adımlarımızı.
Kimi zaman ulaşamadıklarımız kan ve can olur bu batağın damarlarına; ona hayat verir, kimi zaman da ulaşıp deremediklerimiz veya hoyratça pörsüttüklerimiz.
Hiç çekince koymadan daldığımız bir nice güven kapısının arkasında bizi bekleyen çok çetin pişmanlıklar olduğunun farkına vardığımız da iş işten geçmiş olur çoğu zaman.
Görür ve anlarız ki; insan fıtratında bulunan her türlü müspet ve menfi meleke yerli yerinde ve dikkatli olarak kullanılmadığı takdirde tedavisi imkansız yaraların açılmasına neden olabilmektedir fiziki ve ruhi dünyamızda.
Sevgili yârenim iyi bir gözlemci olduğumuz takdirde insana huzuru ve mutluluğu için ihsan edilmiş kimi değerlerin yine kendi eliyle, kendisi için bir çürüme, kokuşma ve kargaşa nedeni haline nasıl getirildiğini hayretle müşahede ederiz.
Öyle ki; insanın olmazsa olmazlarından olan vicdan bir başka anlamıyla merhamet değerinin yerinde, zamanında ve doğru kullanılması değer biçilemez nitelikte bir nimettir insanlık için fakat istismar edilmesi halinde vicdandan da ne amansız marazların doğduğuna şahit oluruz hayretler içerisinde.
Kimi hal ve durumlarda bir “hayır!” diyebilmek nice hayır ve güzelliklerin doğmasına kapılar aralayacakken, vicdanî mülahazalarla bunu söyleyememenin sonucu meydana gelecek olan gelişmeler tüm muhataplar için çetin acıların doğmasına vesile olabilmektedir.
“Yardımlaşma ruhu” meleke ’si de insanı insan yapan; hem insan olmanın izzet ve lezzetini hissetmeyi sağlayan, hem de hayatı kolaylaştırarak tahammül edilebilir hale getiren en önemli insani değerlerden birisidir. Bu melekenin de tekebbür göstermemek, gösteriş ve istismardan uzak durmak ve benzeri gibi kendisine has çok özel şartları vardır. Bu şartlar göz ardı edildiği takdirde ise kimliği ve konumu her ne olursa olsun iradesini sarsan, ruh sıhhatini bozan vahim sonuçların kapısına zillet içinde bırakıverir insanı.
Sevgili dostum, biliyor musun “Dostluk ve arkadaşlık” da müstağni değildir bu savrulmalardan, onlar da alır kimi zaman bu kokuşmalardan nasibini. Asıl itibariyle özünde bir güven ve dayanışma ruhu taşıyan bu insani erdemler de istismar edildiği takdirde toplumsal çürüme baş gösterir doğal olarak. Bu bağlamda istismar hadisesi, farklı cinslerin birbirleri ile olan ilişkilerinde daha da tahripkâr bir etki ortaya koyar tabiatıyla.
Farklı cinslerin ilişkilerinde ilke ve dengesinin kaçırılması sonucu meydana gelen aşırı sıcak muhabbet iklimleri, ahlâkî kokuşmaları tetikleyen en mümbit ortamlardan birisidir. Bu sıcak ve cezbedici iklimlerde karşılıklı açılan sır ambarlarından servis yapılan mahrem duygu ve bilgiler ferdî, ailevî ve sosyal hayatı altüst edebilecek nitelikte kışkırtıcı bir kıvılcım taşırlar özlerinde. Bu tür mahremiyet alış verişleri sonucu hiç akla, hayale gelmeyen baş döndürücü girdapların odağına amansız bir şekilde düşüverir insan.
Bundan sonrası; insanın inanç ve iradesinin kalitesi ile paralellik arz edecektir. Ya kokuşarak ve kokuşturarak tamamen çürüyüp yok olmayı, ya da pişmanlık sancıları eşliğinde tövbe kapısına yönelerek yeniden yüreği üzerine doğrulmayı beraberinde getirecektir.
“Yahu yârenim, yaşamış gibi, başına gelmiş gibi anlatıyorsun her şeyi, sen ne imişsin de haberimiz yokmuş diyesim geliyor!” dediğini duyar gibi oluyorum sevgili can dostum. Endişelerinde haklı olabilirsin ama biz insanlar bir elmanın iki yarısı gibi değil miyiz çoğunlukla, her birimiz değişik versiyonlarını yaşamaz mıyız hayat denilen muammanın?!…
Neyse sevgili yârenim, akîl ve hakîm olan insana yaraşan şey böylesi durumlarda “ben ne kadarıyla sınandım bu fitnelerin/denenmelerin, ne kadarında başarılı olabildim?” diye düşünmektir. Bu özeleştirinin sonucunda yüzleşme cesareti gösterebildiklerinden ve yüzleşemediklerinden dolayı merhametin yüce dağına sığınmayı da ihmal etmemek tabi ki.
Haydi, toplayalım artık bu yârenlik soframızı da yavaş yavaş sevgili yârenim ve gelecek Cuma gününde buluşacağımız muhabbet iklimine her türlü fitne ve olumsuzluklardan uzak, sağlık, sıhhat, afiyet ve huzur içerisinde ulaşabilmek için müstecâb niyazlarda bulunalım âlemiynin rabbi olan Mevla’mıza…
Bizi emânına almasını, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa nefsimizin çürütücü, kokuşturucu vesveseleriyle baş başa bırakmamasını, müstağnilik ve mütekebbirlik duygusundan, gaflet ve dalalet kokuşmuşluklarından korumasını niyaz ederek sığınalım O’nun merhamet dolu âğuşuna.
Emânetin en emin olana olsun sevgili can dostum. Muhabbetle kal… Yârenin… 19-8-2022
