KÜBRA ÖZTUNÇ (Bişnev Dergi 2. Sayı Sonbahar 2021)

İran sinemasına baktığımız zaman Abbas Kiyarüstemi’yi bu işin ustaları arasında görüyoruz ve bu filmde de diğerlerinde olduğu gibi sinemaseverlere tam bir seyir zevki yaşatıyor film. Sonucun değil, sürecin önemli olduğu asıl mesajlarının süreçte verildiği sonucun ise izleyiciye bırakıldığı filmlerden birisi. Kiyarüstemi’nin filmlerine baktığımızda yalın doğal ve az maliyetli çekimler olduğunu görüyoruz, çekim açıları ve o yalınlık bize gösteriyor ki aslında büyük ekipmanlar ve kurgular olmadan da ödüllere layık eserler meydana gelebiliyor. İzleyicilerin büyük kesimi ise bu filmlere hayranlık duyuyor, kendilerine pay çıkarıyorlar. İşte Kirazın Tadı da bize böyle bir seyir zevki sunuyor. Film, Tahran’da yaşayan Bedi Bey etrafında şekillenmektedir. Bedi Bey, intihar etmeyi düşünen biri, kendisi öldüğünde mezarına toprak atacak birisini aramaktadır ve Tahran sokaklarında arayışa başlar. Filmde ilk dikkat çeken husus Bedi Bey, mezarına toprak atacak kişiyi ararken Tahran’ın kenar mahallelerine gider. Ona göre paraya ihtiyacı olan insanlar her şeyi yapabilir, bu sebeple de aradığı kişiyi gittiği yerde çok kolay bulabileceğini düşünmektedir ama ilerleyen sahnelerde görüyoruz ki bu o kadar da kolay olmayacaktır. Karşısına türlü türlü insan çıkan Bedi Bey, arabasına sadece üç kişiyi alır. Aynı zamanda bilmektedir ki onlara güvenmesi ve bu işi gerçekten yapacağından emin olması gerekir. Arabasına aldığı üç kişiden bahsedecek olursak; birincisi bir asker, ikincisi ilahiyatçı bir Afgan, üçüncüsü ise yaşlı bir adam. Bedi Beyin bu üç kişiyle olan diyaloglarından kendimize pay çıkarıyor, onların hikayelerinden nasipleniyoruz. Zaten Bedi Beyin hikayesi başlı başına günümüz insanının içinde bulunduğu ruhsal durumu, iç dünyasındaki karışıklığı yansıtır nitelikte. Filmde ana tema ilk bakışta insanın intihara yönelişi ve içinde bulunduğu çaresizlik ve ruhsal bunalım gibi görünüyor ve sanki ölümün ve yok oluşun hikayesi ve resmedilişi gibi ama filmin derinliklerine ve verdiği ince mesajlara bakınca bu bir yaşam ve var oluş hikayesi. Bedi Bey artık yaşamdan tat almadığını ve mutsuzluk içinde yaşamaktansa ölmenin daha evla olduğunu söylerken, arabasına aldığı insanlarla konuşarak onlardan bir çıkış yolu arayışında belki de içten içe onu vazgeçirmelerini istemektedir. İlk olarak arabasına bir askeri alır, onun gözü kara olabileceği fikrindeyken, asker sohbet sonrasında bu işi yapamayacağını söyler ve arabadan indiği gibi kaçarak uzaklaşır. Bedi Bey ise çaresiz yine yollara düşer. Sonraki sahnelerde görüyoruz ki Bedi Bey uzun kıvrımlı yollardan geçmektedir. Bu hayatı simgeleyen bir metafor olarak çıkıyor karşımıza. Çevreye baktığımızda çorak topraklar ve birkaç ağaç görüyoruz ve burada çalışan toplumun alt kesiminden işçilere rastlıyoruz. Bu işçiler zor şartlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışmalarına rağmen çok neşeli, yardımseverler. Bedi Bey bu duruma şaşırır ve zaten karışık olan kafası iyice karışır. Bedi bey yolda yalnız bir bekçiyle karşılaşır, onunla sohbetleri esnasında aralarında şu diyalog geçer:

-Toprağın güzel olduğunu düşünmüyor musun? Tüm güzel şeyleri bize toprak verir. -Öyleyse size göre tüm güzel şeyler toprağa geri döner.

Bu konuşmada da görüyoruz ki Bedi Bey toprağın bir bitiş değil, bir başlangıç olduğunu düşünmektedir. İkinci olarak Bedi Bey, Afgan ilahiyatçıyı arabasına alır ve onunla sohbet ederken şunları söyler: “Acımı anlayabilirsiniz ama onu hissedemezsiniz.“ Adeta bu cümlesinde insanları anladığınızı düşünerek ona hata yapma demek, nasihat etmek çok kolaydır ama aynı şeyi hissedemezsiniz, her insan bir dünyadır ve o dünyada herkes farklı yaşar, farklı hisseder ve eyleme farklı döker demektedir. Sonra sözlerinin devamında “İntiharın en büyük günahlardan olduğunu biliyorum fakat mutsuz olmak da büyük bir günah. Mutsuzken başka insanları incitirsiniz bu da büyük bir günah değil mi? Aileni, arkadaşlarını ve kendini incitiyorsun, bu büyük günah değil mi?“ der ve kendine bir çıkış yolu arar fakat ondan da bir çözüm bulamayınca yollara devam eder. Bir inşaatın önüne gelip dakikalarca tozun toprağın içinde oturur, düşünür toprağı içine çeker ve onu hisseder. Toprak bir insan için başlangıç mı, son mu bunun cevabını aramaktadır sanki. Sahi toprak nedir? İnsan topraktan yaratılır, ölür toprağa sarılır ve yeniden doğuş toprakta başlar… En sonda ise yaşlı bir adam birden arabadaki sohbetiyle dahil olur sahneye, sanki insanın dönüm noktası hiç beklemediği anda gerçekleşir dercesine. Bedi Bey ve yaşlı adamın tüm konuşması adeta insanın ruhuna dokunmakta, her bir kelime ayrı bir anlam içermektedir. Adam bu işi kabul ettiğini çünkü paraya ihtiyacı olduğunu söyler ama kendi hikayesini anlatmaya başlayınca onu vazgeçirmek için de sebepler sunduğunu görüyoruz. Öncelikle Bedi Bey adamı gideceği yere bırakmak ister ve “ben bu yolu bilmiyorum“ der. Adam ise “ben biliyorum, bu yol daha uzundur ama rahattır“ diye cevap verir. Burada sanki adam ben de senin geçtiğin yollardan geçtim ama hayat uzun, yaşayacağın ve göreceğin günler var demek istemektedir. Tam da burada izleyicinin kafasında bazı şeyler daha net oturuyor, belki de hayatına geçireceği bir çıkarım yapıyor; Bir insanın hayatına dokunmak istiyorsan ona nasihat verme, onun iç dünyasını yaşa! Sahnenin devamında yaşlı adamın kendi hayat hikayesini anlattığını görüyoruz. Bu adam henüz yeni evlendiği sıralarda türlü belalara uğradığını ve artık nefes alamadığını, bu yüzden bir şafak vakti kendini öldürmek için evden ayrıldığını söyler. Yolun sonunda dut ağaçlarıyla dolu bir bahçede bir dut ağacının dalına ipini bağlar. İpini bağlarken eline değen dut tanesinin yumuşaklığını hissedince ağzına atar ve bir iki derken dutları yemeğe koyulur. Ardından adam güneşin doğduğunu fark eder. Okula giden küçük çocuklar adamı görünce, dut ağacını sallamasını isterler. Çocuklar neşe içerisinde dutlarını yiyince adam mutlu olur ve karısı için de toplayıp eve döner. Karısı büyük bir iştahla, ona getirilen dutları yemeğe koyulur. Gençken kendisinin de intihar etmek için çıktığı yolda bir dut tanesinin onu hayata bağladığını yaşlı adam şöyle ifade ediyor, “Beyim, bir dut hayatımı kurtardı.“ O dutu yiyince adamın hayatı değişmedi belki ama düşünceleri değişti. İnsanın değişmesi için bakış açısının güzelleşmesi için Allah (c.c.) önüne birçok sebepler sunar önemli olan onu gören göz olmalı, onu duyan kulak olmalı. Dikkat çeken bir diğer husus ise Bedi Bey, adamdan toprak atmadan önce ona üç kez ismi ile seslenmesini ister. Uyuyor olabilirim taş atıp yokla beni veya omuzlarımdan salla kontrol et diye uyarılarda bulunur. Gerçekten ölmek isteyen bir insan bunu ister mi? Burada hala bir çıkış yolu aradığını aynı zamanda da karışık iç sesini susturamadığını görüyoruz. Son sahnede ise Bedi Bey, evinin ışıklarını örtüp kapıyı kilitleyip son kontrollerini yapıp evden çıkar. Bu çıkış bir kurtuluşa, bir yeniden doğuşa olmalı… Ve çoktan belirlemiş olduğu yere, bir kiraz ağacının altına filmin ismini aldığı yere, boylu boyunca uzanır. Yağmur damlaları ise bir rahmet gibi iner Bedi Beyin üzerine. Bedi Bey sonsuzluğa yumdu mu gözlerini yoksa günün ilk ışıklarıyla kirazın tadına baktı mı bir kez daha? Unutulmamalıdır ki yeryüzünde derdi olmayan canlı yoktur fakat dermansız dert de yoktur. Ufacık sebepler kafidir hayata tutunmaya.


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin