..01:36..
Ağaç kabuğundan sıyrılma renklerle bezenirken yolum,
tilki tüyünden sızan ışıkla aydınlanıyordu pusulam.
Sinirlerimden göğsüme oturan iki parmak kalınlık,
topuklarımdan tutup, çeneme sarılıyordu ulu orta.
Kaç bilinmeyenli denklemin, kaçıncı parantezinden sonra alınıyordu ele cetvel, hangi pergeli ortadan ikiye ayırıyorduk protez ayaklarından,
merdivenin inilen kısmından mı yoksa asansörden mi daha çok korkuyordu çocuk ruhum.
Ağaç dalında sabahlamak gibi bir tedirginliğin düğmelerini iliklerken yakamdan aşağı, belime gelişmiyordu meçhulün kapladığı alandan umut.
Kafamda yuvarlanan kartopunun soğuğundan mıdır, Mart bile bakmıyor kapıdan pencereden,
titreyen sadece yanaklarım, kesik kesik vardiya değişmeye çalışan karbondioksitle oksijenin acelesinden.
Son dersin bitişinin ibaresi zille fırlarken dışarı, meğer üzerime sinen tebeşir tozundan bihabermişim.
Avuçlarımda saklı hayalleri sıkı sıkıya sahiplenirken, ıslanınca parmaklarıma iz bırakarak akıp gidiyor İşte tahtadan bulaşan beyazlık.
“Oysa daha” diye başlayan cümlelerin keskin uçlarına dayarken uykulu başımı, kulağımda çınlayan oyun seslerinin üzerine kapanıyordu gecenin rengi.
Beklerken gelmeyenlerle, beklemeden dökülenlerin çeldiği aklımla, kalan ömrümü nasıl bir yöne sürükleyeceğimi, bilmez ve umursamazken, aslında çarpım tablosunun soğuk yüzünde gördüm ilk içten gülümsemeyi.
Belki abaküste ki renk cümbüşü yoktu ama
dediğim dedik çaldığım düdük inadına sarılmıştı İşte o suratsızlığı.
Ne diyordum?
Hah Mart diyordum. Karşılandığım ay, ilk çığlığım, baharın habercisi, çiçek böcek halaya tutuşmuş renkleri karıştırırken birbirine, ben kazma kürekleri baltalıyordum,
karışan baharın kızıllığında..
