ABİDİN SİNAN ARSLAN (Bişnev Dergi 3. Sayı Kış 2022)

Aylardır bulunduğu bungalov tarzı evde pervasızca dolaşmaktaydı. Şehir diye adlandırılan o yavan kalabalıktan bir nebze olsun uzaklaşmak istemişti. ‘’Sinirlerine hâkim olman çok önemli.’’ demişti gittiği son psikolog. Bunu düşündükçe daha da öfkeleniyor, daracık odanın içinde gidip geliyordu sürekli… Günler günleri kovalıyor, ardı sıra gelen haftalar ise bir hışımla akıp gitmekteydi. Kadifemsi sandalyesinde bir ileri bir geri sallanırken, elinde tuttuğu fincanından bir yudum aldı. Kahvenin tadını beğenmişti. ‘’Belki’’ dedi, ‘’Belki beş dakika daha bekletilebilir…’’ Yekten dalgalandı düşünceleri, kara bulutlar sardı zihnini. İçinde bulunduğu durum gün be gün kötüleşiyordu. Ne vakit bu hale gelmişti? Düzenli bir hayatı vardı. Rutin hallerinden hoşnuttu ara sıra sızlansa da. Her sabah kalkıp duşa girmeyi severdi. Duştan sonra tost makinesinin düğmesine basıp kedisiyle kısa bir vakit geçirmeyi de öyle. Evden apar topar çıkıp yığın adı verdiği kalabalıkta ilerlemeyi de severdi. İşteki Michael’ı, sekreterde çalışan yeşil gözlü Anya’yı, zorlasa belki de oda arkadaşı Misha’yı bile sevebilirdi… Sandalyesinde ileri geri sallanmaya devam ediyordu. Kahvesinden bir yudum daha aldı ve tekrardan düşüncelere daldı. ‘’Ne vakit bu hale geldim ben?’’ Sorunun cevabını bulabilmek için bu kahrolası daracık evde beş aydır yaşıyordu! İçinde büyüyen öfkeye yine teslim olmak üzereydi, sinirden içmekte olduğu kahvenin fincanını bir hışımla karşı duvara doğru fırlattı! ‘’Paat!’’ Yerinden doğrulup bu yaptığı hareketine sitemde bulundu. Bir çözüm bulmam gerekiyor, bir sebep olmalı, bir neden olmalı diye düşünürken bungalov tarzı evinin minik balkonuna doğru adımlamaya başladı…

❆❆❆

Balkondaki parmaklıklara dayanmış, derin derin solumaktaydı. Tahtaları gıcırdayan, her yeri çürümeye yüz tutmuş, köhne, rutubet kokan bu zavallı evde, hayatın anlamını aramak? Kulağa ne kadar gülünç gelmekteydi, kendi durumuna serin bir kahkaha eşlik etti. “Allah’ım’’ dedi derinden bir edayla, ‘’Allah’ım bana bir yol göster, ben… ben yapamıyorum, ben çıkmazdayım…’’ Gözleri nemlenirken uzun ağaçlarla kaplı geniş alanın uzağında, birbirinden parlak ama bulanıklaşan ışık huzmeleri, onun tabiriyle yavan şehir, hâlihazırda bulunduğu duruma tebessüm ediyordu. ‘’Sen,’’ diyordu belki de ‘’Sen bir hiçsin be kızım! Sen benim dünyamda dayanamazsın! Sen zavallı korkağın tekisin!’’ Gözlerini kapadı, o sesleri duymaktan yılmıştı iyice. Karanlıktı her taraf. Kapkaranlık! Dayanamayıp tekrardan göz kapaklarını açarken çehresine düşen gözyaşları, kabaran nefret ve sinirini iyice alt üst etmekteydi. Sessizliği dolduran karanlığa doğru ”AĞLAMA!’’ diye bağırırken sesi çatallaştı. O sitem yankılanmıştı boş arazide… Tekrardan gözlerini yumdu. O parıltılı şehrin ışıklarını unutmak istiyordu, o şatafatı, o riyakâr insanları, o bencil, ahlak yoksunu, kibrin ve kötülüğün hüküm sürdüğü o kalabalığı hiç var olmamışçasına hissetmek istiyordu. Yapamıyordu, yapamıyordu… İyice yumdu gözlerini lakin o parıltı kendini belli etmekte ısrarcı gibiydi. İşte o an ruhunun ezildiğini tüm benliğiyle kavramaya başladı. Evet, o bir hiçti, evet, kendisi bir zavallıydı. Karanlıktaki benliğini görür gibi oldu bir anlığına. Sanki karşısında kendisi vardı o an. Saçları dökülmüş, yüzü buruşmuş, gözlerinin feri kaybolmuş gibiydi. Yaşlı halini anımsattı kendisine, aynı yaştaki vücudu, sanki ölümle buluşmak üzere olan ruhunu andırıyordu. “Hayır” demek istedi lakin dudakları kımıldamıyordu, çığlık atmak istedi, gözlerini açmak istedi fakat vücudu tepki vermiyordu! ‘’Allah’ım’’ dedi. ‘’Allah’ım ruhumu daraltma, Allah’ım bana yardım ettt’’ Kabullenmek… Bu duygu doğmaya başlamıştı çetin karanlıkta. Filizleniyordu anbean. Yaşlı benliği, suladıkça suluyordu o duygu tohumunu. Gidip tarumar etmek istese de ayakları ‘’Hayır!’’ diyordu kendisine. Derin bir nefes verip kabullenmek üzere olduğunu anladığı o an, gözleri kendiliğinden açılıverdi. Derken birden ‘’Çıtt!’’ diye bir sesle donakaldı! Yeryüzü karanlığa gömülmüştü. Gözlerini kısmak zorunda kaldı, ‘’Allah’ım göremiyorum!” Elektriklerin gittiğini anlaması uzun sürmedi. Derken gözlerini semaya kaldırdı, işte o an bir sesle irkildi bütün vücudu. Gök gürlemişti! Tekrardan karşıya bakayım derken ‘’Pıt!’’ burnuna bir damla düştü. Gözleri açıktı, açıktı lakin yaşlı benliği, karşısında durmaktaydı o an. Filizlenen tohuma bakıp, ‘’Ne yapacağız?’’ dercesine çaresizce yüzüne bakmaktaydı. Aniden bulutlar aralandı gökyüzünde. Karanlığın hüküm sürdüğü ne varsa bir bir gün yüzüne çıkıyordu. Kafasını kaldırıp Ay’a baktı. Bu sefer kendisi tebessüm ediyordu. ‘’Çok şükür Allah’ım’’ diyen dudakları bu sefer rıza göstermişlerdi verilen emre. İşte o an, uzakta duran şehir, o acuze olgu, ruhunda erimeye başlıyordu. Aniden karşısında bir puzzle belirdi! Odaklamaya çalıştığı gözleri hala emrine girmiş değillerdi. Kendini ne kadar zorlasa da yapbozun bütün halini göremiyordu. Derken o yapboz kendisine doğru yaklaşmaya başladı. ‘’Allah’ım!’’ diye iç geçirirken istemsizce geriye doğru adım attı. Yapboz yekten hızlanıp kendisine çarptı. Darmadağın olan parçalar yere düştü. Karşısındaki yaşlı benliğine; şu an ne yapmalıyım diyen gözlerle bakıyordu… Ardından anlamlandırmaya başladı her şeyi. Yere eğilip parçaları aramaya koyuldu. Karanlıkta görülmeyen parçalar duanın eşliğinde, dudaklarının vasıtasıyla, tabii, ay ışığının da katkısıyla gözükmeye başladılar! İlk puzzle parçasını nihayet buldu, üzerinde ‘Cesaret’ yazıyordu, derken devam etti, ‘’Aha, o da şurada işte!’’ bir diğerini de bulmuştu, ‘Özgüven’di onun adı. Derken diğer parçalar gün yüzüne çıkmaya başladı. Gittikçe parlayan ışık huzmesi şeklinde kendi yerlerini belli ediyorlardı şu an; ‘’Amaç, hedef, kararlılık, azim, gayret, çaba, istikrar, sabır, dua…’’ Hepsini toplayıp o yapboz parçasına iliştirdi. Her bir parçayı yerine koyarken ruhu ferahlıyor, benliğini tamamlıyordu âdeta. Derken son parçayı da yerine koydu ve yapboz birden yok oluverdi! O anki telaşla yaşlı benliğine baktı. Yaşlı benliği gitgide gençleşiyor, şu anki halini alıyordu sanki. Ardı sıra tohuma kaydı gözleri, filizlenen tohuma. Karşısındaki benliği, emin adımlarla o filizi ayağıyla eziyordu şu an. ‘’Evet, evet, evet, evet…’’ diye heyecanla çığırmaya başladı. Bir yandan ağlarken bir yandan gülümsüyordu. Derken bir gök gürültüsüyle tekrardan irkildi. Ardından yağmur yağmaya başladı. Gökyüzü, yeryüzüne olan aşkını sergiliyordu âdeta. Derken gençleşen benliği, her bir damlada yok olup gitti. Sonrasında bir ‘’Çıt!’’ sesiyle elektrikler geldi ve karşısındaki acuze olgu, tekrardan parlamaya kalkıştı. ‘’Yoo, yoo bu sefer değil.’’ Derken kendi kendine kıkırdıyordu Elena…


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin