KÜBRA ÖZTUNÇ (Bişnev Dergi 3. Sayı Kış 2022)

‘’Büyük tek bir ağaç…’’ Bu ağacın bulunmasıyla başlıyor hikayemiz. Bir buluş bekleyiş ve farkına varış hikayesi bizi karşılayan. Filmde genel anlamda baktığımızda insanın değerleri, şehir ve taşra arasındaki farklılaşmalar, insanların kendine ve dünyaya yabancılaşması, şehirde hâkim olan tüketim üzerine kurulu hayatlar ve buna karşın taşrada olan üretim gibi konular ele alınıyor diyebiliriz. Biraz daha ayrıntıya inersek film 1999 İran yapımı Abbas Kiyarüstemi filmidir. Film bir grup gazetecinin yerel matem ritüellerini incelemek ve belgelemek üzere bir köye gelmesiyle başlar. Film, ismini ünlü İran şairi Füruğ Ferruhzad’ın ‘rüzgâr bizi sürükleyecek’ şiirinden alır. Başrollerimiz Behzad adında bir gazeteci ve ona eşlik eden film boyunca sık sık gördüğümüz küçük Ferzad’dır. Taşradan kente bir yolculuk, taşrada var olan misafirperverlik, şehirdeki çocukların taşrada büyük yetişkinler olması, hayatın sade duru koşuşturmacası ve aslen gazeteci olan fakat kendini mühendis olarak tanıtan Behzad’ın köye gelmesi karşılıyor bizi ilk olarak. Behzad’ın köyle tanışması ve köy halkının ona meraklı gözlerle bakması son derece yalın ve bir o kadar etkileyici detay ve açılarla bizlere yansıtılmıştır. Filmde ilk göze çarpan detay yuvarlanan nasip ve kısmetin temsilcisi elma sahnesidir. Türkiye’de Nuri Bilge Ceylan filmlerinde karşımıza çıkan ve sanat filmlerinin vazgeçilmezi haline gelen bir metafor olmuştur. Sonraki sahnelerde Behzad’ın köyü tanımak için Ferzad ile yaptığı konuşmaya değinmeden geçilemez. Şöyle ki aralarında geçen sohbette köyün adının Kara Vadi olduğunu öğreniriz fakat baktığımızda köy bembeyazdır. Acaba bu bembeyaz olan köye neden Kara Vadi denildi? Belki de köylü kaderini değiştirmek ve Kara Vadi’ye aydınlık gelmesi arzusu ile böyle yaptı diye düşünmeye başlamışken başrollerimiz bize şöyle sesleniyor: ‘’Eğer alınyazınız siyah olmak ise zemzem suyu bile sizi beyazlaştıramaz.’’ Değinmek istediğim bir diğer sahne ise kahvehanede gerçekleşen konuşma, şöyle ki; kahvehanenin sahibi bir kadın ve bu kadın adeta tabularımızı yıkıyor ve bizim gibi şaşıran ve bunu gizleyemeyen Behzad’a tabiri caiz ise dersini veriyor. Aralarında şöyle bir konuşma geçiyor: -Neden şaşırıyorsun, babana kim çayını götürüyor? -Annem. -Neden daha önce böyle bir şey görmedim diyorsun? Tüm kadınlar hizmet eder. Son derece güçlü hakkını arayan düşüncelerini özgürce ifade eden bir kadın ve Behzad’ın şaşkınlığı ile karşı karşıyayız. Taşrada nasıl böyle bir kadın olabilir? Bu sahnelerde görüyorum ki şehirdeki insanların düşündüğü gibi sadece taşrada olduğu için bir kadın ezilmiş, susturulmuş değildir. Ve taşrada yaşayan kadınlar acınılası insanlar değillerdir. Hiç sorduk mu belki de onlar hayatlarından memnundurlar ve şehirdeki kadınların hallerine üzülüyorlardır ve onları sistemin ezdiği kadınlar olarak görüyorlardır? Demem o ki mevzu şehir taşra mevzusu değil. Her kesimde güçlü, dimdik duran mutlu kadınlar olabildiği gibi susmaya mahkûm kadınlar da vardır. Bu taşrada küçük yaşta rızası dışında evlenmeye mecbur bırakılan bir kadın olabilirken şehirde derinden incelenmesi gereken sebeplerle küçük yaşlarda çalışmaya mecbur bırakılan bir kadın da olabilir. Sonuç olarak ikisi de susmuş ve mutsuzdur. Zaten baktığımız zaman filmde birçok kadın bize ışık tutuyor mesela Behzad’ın karşı evinde yaşayan dokuz çocuğu olan ve doğum yaptığı gecenin sabahına ev işlerine koşturan fakat asla şikayetçi olmayan bir kadın bize nasıl güçlü ve mutlu olmamız gerektiğini öğretiyor, Behzad’ın süt almak için gittiği yerde süt sağarak geçimini sağlayan ilkokul beşinci sınıfa kadar okumuş ama daha fazlasını yapmak isteyen bir genç kız bizi düşüncelere boğarken şiiriyle ona umut olan birçok çileler çekmiş Füruğ Ferruhzad karşımıza çıkıyor. Bu bahsi burada bitirerek diğer değineceğimiz konulara geçebiliriz. Filmin büyük bir kısmını oluşturan diğer sahnelerde görüyoruz ki Behzad şehirle iletişim kurmak için uzun ve kıvrımlı yollardan geçiyor. Hayat da uzun ve kıvrımlı yollardan oluşmuyor mu zaten? İnsanı büyüten ve her insanın kendi hayat hikayesini inşa ettiği uzun ve engebeli bir yol. Tabi ki her yolun sonu bir mezarlık. Tıpkı Behzad’ın ulaştığı mezarlık gibi. Behzad telefon görüşmelerini bir mezarlıkta yapıyor ve yaptığı görüşmenin içeriği köye geliş sebebi tam da bu esnada anlam kazanıyor zihinlerimizde. Behzad, yaşlı ve hasta yatağında olan yanında bakımını üstlenmiş ailesi bulunan Melek Hanım’ın ölümünü bekliyor bunu kendine görev edinmiş. Fakat diğer yanda gelen telefondan anladığımız üzere Behzad’ın ölmek üzere olan yakının olması ve Behzad’ın onun yanına gitmemek için yalanlar uydurması… Baktığımız zaman bu tam bir kültür kayması, tam bir gelenek yok oluşu değil midir? Filmdeki akışa baktığımızda bizler birçok karakteri tanıyor, onlar ile hemhal oluyoruz fakat birçoğunun yüzünü görmüyoruz, onlar sesleri ve sözleri ile bize yoldaş oluyorlar adeta. Tüm karakterler bizi derin düşüncelere taşırken hayatlarımızdan pay çıkarmamıza vesile oluyor. Aynı zamanda birçok metaforla karşılaşıyoruz hepsi insanoğlunun psikolojisini son derece berrak bir şekilde yansıtan metaforlardır. Özellikle son sahneye değinecek olursak sabahın ilk ışıklarıyla Behzad çıkar karşımıza gitmeye hazır ve kararlı. Melek Hanım ise bu dünyaya gözlerini kapamaya hazırdır artık. Ne oldu o evde? Melek Hanım neler gördü geçirdi bu dünyada? Hepsi onunla birlikte sır oldu. Geriye Melek Hanımın başucunda evlatlarının yaptığı yüzleşme, kendileriyle yaptıkları hesaplaşma ve sonrasında gelen bir sulh kaldı. Ayrıca Ferzad’dan öğrendiğimiz bir umut kaldı ki Ferzad Melek hanımın ölmemesini isteyen çok az kişiden birisiydi, herkes onun ölmesini beklerken o iyileşeceğine inanıyor en azından umut ediyordu. Sahi hepimize bir çocuk umudu gerekmiyor mu? Melek Hanım bu dünyadan göçtü. Penceresinden süzülen ışık bu gidişin bir son değil bir kurtuluş, yeni bir doğuş olduğunu vaad eder gibi. Peki Behzad’a ne oldu bundan sonra? Rüzgar bir lodos olup sürükledi mi onu bu hayat yolunda yoksa bir bad-ı saba mı oldu onun için? Veya şöyle mi söylemeliyiz, ‘’Bu gidiş nereye oldu?’’

Dinle, Karanlığın esintisini duyuyor musun?

Şimdi bir şeyler geçiyor geceden

Ay kızıldır ve allak bullak

Ve her an yıkılma korkusundaki bu damda

Bulutlar sanki yaslı yığınlar misali

Yağış anını bekliyorlar

Bir an

Ve sonrasında hiç…


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin