GÖZDE ŞULE YILDIZ (Bişnev Dergi 3. Sayı Kış 2022)

Yalnızlığıma merhaba demek ister misin? Korkma seni yutmaz. Hem zaten yalnızlık hacmen yoktur. Çok fazla yer kaplamaz. Onu herhangi bir gaz maddeye benzetebiliriz. Asla görünmez, taneciklerini ise asla bulup sıkıştırıp kitleli bir hal çıkaramazsın. O seni isterse bulur. Yalnızlığa gerçekten layık olmak ve ona uzun süre maruz kalmak gerekir. Gözle görülmez, yer işgal etmez. Ama kendinden başka hiçbir şeyin devamlılığına da izin vermez. Yalnızlık; yalnız ona ikamet edip bir tek onu misafir kabul etmek demektir. Yıllar önce bir şeyin farkına varmıştım. Uykumu tam aldığım yegâne sabahlardan biriydi bu. Uyanır uyanmaz elimi yüzümü yıkamıştım. Halbuki genelde tersi olurdu. Uyanmakla, hayata adapte olabilmek arasında görünmez bir çizgi vardır. O sabah, o çizgi benim için görünmezliğini yitirmeye başlamıştı. Bilmek kötü sonuçlar doğurabiliyor. Hep ağızlarında geveledikleri farkındalık meselesi başıma belli zaman sonra belalar açmıştı. O günü seyreden diğer günler de her şey aynı tekdüze ama bir diğer bakımdan her şey canlıydı. Bu sebeple yıllar sonra deli dedi bana kimileri. Böyle bir yaşam sürmem beni olmasa bile onları mutsuz ediyordu. O gün bir şey daha öğrenmiştim. İnsanoğlu eğleşip dalga geçtiği her şeyi sevmiyormuş ve birilerini güldürmek onların seni seveceği anlamına gelmiyormuş. Sabah kendime kahve yapmak için mutfağa gittiğimde, dün geceden kalma yalnız bir çay bardağı gördüm. Her şeyi üstün körü yaptığım gibi onu da üstün körü temizlemiş olmalıydım ki sararmış geldi gözüme. Ve sanırım o zavallı bardakçığın kafasını musluğa çarpmıştım, başına aldığı darbeyle çatlamıştı. Hüzünlü çay bardağından korkmuştum. Onda sebep olduğum bu mutsuzluk hali vicdanımı sızlatmıştı. Sabahın köründe karşılaştığım bu manzara, sebep olduğum tüm diğer şeyleri aklıma getirmeye başladı bir an. Kendimi taptaze uyandığım sabahta bir suçlu gibi hissetmiştim. Yargıcım dibi sararmış çay bardağı olacaktı. Maktul o, yargıç o, savcı da o. Çünkü onu da kendim gibi bir yalnızlığa itmiştim. Suçluluk psikolojisinden olsa gerek gözlerim doldu. Mutfak tezgahına tutunup af dileyerek hüngür hüngür ağlarken bulmuştum kendimi. Aldığı darbeden sonra hiçbir sözüm onu teselli edemezdi, biliyordum. Benim gibi onca zaman sonra gençliğine, güzelliğine kavuşması onun için de imkansızdı. Ne vardı üşenmeyip diğer bardakları da sırasıyla kullanıp ona bu denli yüklenmeseydim! Üşengeçliğim bir nesne bile olsa miyadının dolmasına sebep olmuştu. Görüyordum gözümün önünde acı çekiyordu. Yıkayıp paklasam eskisi gibi olamayacaktı. Diğer bardaklara görev versem, onu rafın en nadide yerinde saklasam dahi, onu teselli etmeye yetmeyecekti. Diğerlerinin arasında eğreti kalacak, kendinden utanacak, hala tek parçayken buna şükredip mutlu olamayacaktı. Bencilliğimin nelere yol açtığını görüyorsun değil mi? Suçluydum ben. Onun yarınlarını çalmıştım. Bundan sonrası yoktu onun için. Ya ben ya o gitmeli, yok olmalıydı. Diğerlerinin acziyetini düşündüğüm ve seslerini yalnız ben duyabileceğim için onun hakkında hüküm vermek de bana kalıyordu. Korkunç eserimle övünecek değildim ama yeni bir hayata daha iyi bir insan olarak başlamak için, geçmişin hatalarını, izlerini ortadan kaldırmak gerekirdi. Onunla son bir çay içip iyice temizledikten sonra infazını gerçekleştirdim. Buruk bir veda ve gözyaşlarıyla onu duvara atıp kırdım. Her zerresi bir köşedeydi şimdi. Bu kırık camın üzerinde yürüyüp onun kadar canım acısın istiyordum. Ben de bir bedel ödemeliydim ama onu çiğnemek anısına saygısızlık olacaktı. Hem zaten ilahi adalet er geç tecelli ederdi, içim rahattı. Bir gün bende kırılıp paramparça olup, kendimi kesecektim. Eğer adalet varsa böyle işlemesi lazımdı. Yokluğunu süpürüp atmıştım. Yeni bardakları asla bir başına bırakmayacaktım. Ne kadar bulaşık çıkarsa çıksın, mutlaka en az iki farklı bardakla içecektim çayımı ve kahvemi. Kendimi hapsettiğim yalnızlık onlara değmeyecekti. Aslında işin ucunda biraz kendimi düşünüyordum. Akşamüstleri içilen çaylarda şeker atıp karıştırılan çay kaşıklarının çıkardığı şen ses ruhuma iyi geliyor, kalabalık ve güvende olma hissini uyandırıyordu içimdeki uzak ve derin yerlerde. O günden sonra sohbet ettim hepsiyle. İlk başta korktular benden. Rafa uzanıp yetişemedim onlara. Sanki her elimi uzattığımda gerilere, derinlere kaçıyor gibilerdi ama aramızda sonradan bir uzlaşma sağladık. Hepsini tek tek buyur ediyorum masama. Dertlerini dinliyorum, fikir alıyorum onlardan. Mesela en son aldığım deterjanı pek bir sevmişler. Elma ve tarçın kokusu mutlu ediyormuş onları. Bana yarın marketin yolları görünmüştü. Hiçbiri mutsuz olmamalıydı. Taleplerini karşılamalıydım. Kimseyi infaz edecek gücüm kalmamıştı. Cellat değildim ben. Yalnızdım. Biraz da üşengeçtim sadece…


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin