ŞAİR-İ ŞÜHEDA (Bişnev Dergi 3. Sayı Kış 2022)
“Şuram çürüdü bu derdi taşımaktan” dedi. “Tam kalbinin üstüne bastırdı yumruğunu. Şurası var ya” dedi “dünyanın kahrını sırtında taşıdı da bir yükün altında ezildi. Hamal değilim ki ben nasıl sırtlanayım gözlerini. Ya kırılırsa camdan sevinçlerim. Basmaya korktuğum bu ateşten çöl, ya yutarsa beni?” dedi. Sonra gözbebeklerinde yankılanan ıslak bir ses “Geldim” dedi. “Geldin mi?” dedi sarstı omuzlarından. “Geldim işte buradayım” dedi. “Duymadın mı verilen selayı?” “Ne selası?” dedi. Ellerini penceredeki minik yağmur damlalarında gezdirdi uzun bir süre. Sonra döndü yüzü solmuştu. “Bak” dedi. “Yaprakların öldüğünden baharın haberi yok, çiçeklerin küstüğünden toprağın haberi yok. Bak nefessiz yatıyor karanfiller.” Sonra cebinden çıkardığı eski bir kitaba baktı. Yavaş yavaş sanki bir kıtayı dolaşırcasına sayfaları çevirdi. “Yok” dedi. “Haberi yok. Duymamış selayı?” “Kimin selası?” dedi. “Sevilen her yüreğe söylenen sevgi sözcükleri, sevgiliye yazılan her şiir, her aşk dolu bakış, kara trenler gibi kahırdan yük taşıyan, buğulu gözlerle hayatı görmeye çalışan kalplerin selasıdır. Soluyacak nefesi kalmayan, sesinin yankısı deniz ortasında yanan bir fener gibi manasız, sahibine ulaşmayan kalplerin selası.” Bir katilin gözlerine bakar gibi kıpkırmızı gözlerini onun gözbebekleriyle zamanda sabitledi. Aylar haftalar soğuk mezarlar düşüyordu yanaklarına, gözyaşlarını silmek için uzandı. Hızla bir adım geri çekildi. “Dur!” dedi. “Onlar ne ilk ne de son.” “Ölüler ağlayamaz ki!” “Geldim işte! Sevgini ilaç gibi iliklerime serum yapmaya geldim. Cihandan uzak, güzellikten, çirkinlikten uzak sadece seni sevmeye geldim. Seni sen olduğun için sevmeye geldim.” dedi. “Ne sevgisi? Ölüler sevemez ki!” dedi. “Seni seviyorum. Kalbim kalbini duyuyor” dedi. Bu kelime idam edilirken altından tabure çekilen birini kucaklamak gibi anlamsız bir hüviyet kazandı. Belki bir insan için damarlarında gezen kan gibi, gökyüzü gibi, hayati olan bu cümle genç bir kızın mezarına dikilmiş çiçek gibi güzel ama yarım, telafisiz bir yara olarak cevapsız havada asılı kaldı. “Ölüler duyamaz ki!” dedi. Bir mum ateşi gibi titriyordu, rüzgâr vurdukça sol tarafına derinlerde bir şey üşüyordu. Başını ömrünce olduğu gibi yine önüne eğdi. “Kaldır başını buradayım, tam karşında işte. Artık gör beni.” Dedi. “Seni bakmadan da görüyorum ben. Her masum çocuğun bakışlarında, her şiir kitabında, her acının tam ortasında suretten çok mana yüklü bir resim olarak görüyorum. Yağmurlarda görüyorum seni ben. Damla damla düşen nefretimi görüyorum. Gökyüzü gibi kanıyorum bazen mavi bir kan sarıyor gövdemi.” dedi. Tek bir damla gözyaşı düştü yere. ”Bu sefer kanayan ben değilim” dedi. Ağlama dedi. “Ben senin içinde bir ömür ağladım. Ağlama senin tek damla gözyaşın benim çektiğim acının zerresini karşılamaz.” “Bu kadar mı harap ettim gönül kafesini? Bunca yarayı nasıl açtım ben? Çaresi olmayacak kadar nasıl kanattım seni?” “Sen gönül kafesinde kimsenin görmediği beyaz kuşları boynunu kırarak çıkardın. Kırmızı bir kuşakla sardın kefenini. Ama üzülme ölüler küsemez ki! Âşıklar acı çekmez ki. Nasıl balık suyun içinde nefes almaya devam ediyorsa âşıklar acının içinde de nefes alır. Sen üzülme âşıklar sevdiğine küsmez. Sevmek fiiline küser.” “Kavuşalım o vakit bitsin bu yaralar, ben tüm açtığım yaraları sararım, gök renkli kuşlar alırım sana, birikmiş bütün güzel sözcüklerimi söylerim. Sonsuz bir aşkla sarılırım sana. Yeniden diriliriz bu sevdayla.” “Ölüler kavuşamaz ki!” Dedi. Yine uzattı parmaklarını tam göğsünün üstünü delercesine. “Bak” dedi. “Her sanatçının bir eseri olur. Bu da ölmek için seven bir kalbin enkazı. Hiç yazılmamış ama postaya verilmiş mektup gibi. Bir ölünün kalbi. Belki hala kanlı canlı karşında suretim ama soğuk koridorlarda gömdüler beni. Satırların arasına gömdüler. Ne bu dünyadan ne senin ülkenden geldiler. Beni aşkla yıkadılar ve bir ezber gibi kulaklarımda şu cümleyi fısıldadılar; ÖLÜLER SEVEMEZ Kİ!”
