ALEYNA GÜMÜŞ
Her yeni günün bitişi, yarına olan umutlarımı bir filiz gibi yeşertirdi. Gökyüzü olağanca sonsuzluğuyla beni içine alıp evrendeki varlığımı hep sorgulatırdı. Korkusuzca sevebilmeyi ve özgürce yaşamanın ne denli bir tutku olduğunu içimde hissederdim. Çünkü biliyordum ki insan tutunacak bir dal bulduğu zaman, hayatın içindeki renkleri daha kolay seçebiliyordu. Ben de hep gökyüzüne inandım. Akşam olmaya yakın yavaşça çökerdi güneş.
Sessizliğin soğuk rüzgarlar estirdiği vakit, kaybolurdu ufuktan. Gökyüzündeki tek bir renk geçişini kaçırmak istemezdim batarken. Bana aidiyetimi hatırlatır, her şeyin iyi olacağına dair umut fısıltıları getirdiğine inanırdım. Kendimi “kendimle” bulduğum kısa ama en iyi vakitlerden biriydi her zaman. Kimi zaman korkardım batışını izleyemeyeceğimden. Ya da bir daha bu âna tanıklık edememekten,
bilmiyorum. Geçen günlerde bir trenin cam kenarında yine bu etkileyici âna denk geldim ve fark ettim ki geçen zaman diliminde pek bir şey değişmemiş. Hâlâ en iyi vaktin gün batımı olduğuna inanıyorum. Kendime üstlendiğim bir görevmiş gibi güneşi uğurladım rayların arasından geçerken.
Bir hoşça kal hüznü gibiydi kaybolup giderken. Bana hissettirdikleri hâlâ aynıydı, ben aynıydım.
