ÖNCE YILDIZLARIMIZI TOPLADILAR

İBRAHİM ŞAHİN

Aklım karmakarışıktı!…99

Bir tarafta gece sabahlara kadar devam eden oturumlarda milletin en büyük meclisinde çizilen garip tablolar; restleşmeler, küfürleşmeler. Diğer yanda televizyon habercilerinin röportaj kılıfıyla toplum mühendisliğine soyunmaları; toplumu yönlendirmeleri, üstü kapalı kışkırtmalar. Öte yandan devletin birtakım saygın kurumlarının pür telaş yaptıkları açıklamalar, deklarasyonlar. Ve yiğit evlatlarımızın gece gündüz, kar, soğuk, açlık, tokluk demeden dağlarda vatan hainleri ve huzur katilleriyle ölümüne tutuştukları can pazarından yansıyan onur tabloları…

Bir bardak suda koparılan fırtınalarda üşüyen, buz tutan yüreğim. “Öz yurdunda garip, öz vatanında parya”lığın hafakanlar çağrıştıran can yakan örnekleri. En temel insan haklarından olan bir nesnenin, bu topraklara kanını, canını vermiş insanların torunlarına neredeyse müstevli zihniyetlere rahmet okutturacak şirretlikle çok görülmesinin dramatik öyküsü.

Bir giyim biçiminin nasıl olup da rejim düşmanlığıyla bağdaştırılarak o’na karşı mücadelenin bir vatanseverlik, o’na taraf olmanın da vatana ihanet söyleviyle bayraklaştırılmasının kahreden trajikomikliğinin çıldırtan ağırlığı ve yapılan darbe çığırtkanlıklarının insanı insanlığından utandıran yüz kızartıcı kara mizah tabloları beni alıp ta uzaklara götürmüştü…

Takvim yapraklarının 1999 yılının ilk çeyreğini işaret ettiği güzel mi güzel bir ilkbahar sabahıydı ve ben de hayatın olgun baharı sayılabilecek kırkdörtlü yılların yapraklarını eskitmekle meşguldüm.

Şehrin kenarında bir tepenin üzerine kurulmuş gecekondu mahallesinde Kayseri Belediyesi kaçak inşaat yıkım ekipleriyle âdeta köşe kapmaca oynayarak yapabildiğim evimden bahçeden gelen enfes çiçek kokularıyla bezenmiş tertemiz bir havayı, kuş cıvıltıları arasında, mükellef bir sabah kahvaltısı gibi içime çekerek çıkmıştım yola. İşyerime yarım saat olan mesafeyi yürürken hayatın her şeye rağmen çok güzel ve yaşamaya değer olduğunu düşünüyordum..

Tabiat bütün ziynetlerini kuşanmış tebessüm ediyordu görebilen gözlere ve hissedebilen yüreklere. Güneş bir başka sıcak, kuşlar bir başka coşkulu, çiçekler bir başka ahenkliydi bu gün.

Yaklaşık saat on sularıydı. Yan komşumuz ve aynı zamanda meslektaşım olan matbaacı arkadaşla oturmuş sabah çaylarımızı yudumluyorduk. İşleri yoluna koyduktan sonra dostlarla paylaşılan çay saatlerinin de tadına doyum olmuyordu hani. Hem çayımızı içiyor hem de gazetelerdeki manşetlere çekilen konular ve olaylar üzerinde muhabbet ediyorduk.

Tam bu sırada içeriye üç genç bayan girmişti. Selam verdiler. Dikkatle bakınca edebiyat fakültesinde okuyan ve zaman zaman ziyaretime gelen kızlar olduğunu gördüm. Hemen kalkıp yer göstermiştim. Çayını henüz bitirmiş olan komşum da izin isteyerek ayrılmıştı.

Kızlara bir şeyler ikram etmek istemiştim ama “bir şey içecek halimiz mi kaldı hocam” diyerek gösterdiğim sandalyelere ilişivermişlerdi. Sanki oturmamış adeta yığılıp kalmışlardı.

Aklıma bir şeyler gelse de hallerini merak ediyordum. Hal hatır sorarken bile incitmekten korkuyor, dikkatli davranıyordum. Oysa daha önceki gelişlerinde hep şen şakrak, samimi bir şekilde girer, selam verirler ve “hani çaylarımız hocam, maşallah bu gün yine cimriliğimiz üzerimizde” diye takılmadan da edemezlerdi.

Gurbetteydiler. Okumak, istikballerini kurtarmak, ailelerine, vatana, millete faydalı birer hanım olarak yetişmek için her şeyi geride bırakıp Kayseri’ye gelmişlerdi. Bir konferansta karşılaşmamız, tanış olmamızın ardından geçen süreçte yaptığım radyo programlarından da haberdar olduklarından olsa gerek güvenmiş olacaklar ki beni hep bir baba gibi bilmişler, her sıkıntılarını paylaşmışlardı.

Her gelişlerinden sonra ayrılırken “kendimizi baba ocağında gibi hissediyoruz inanın, iyi ki varsınız diyerek duygularını paylaşırlarken gerçekten samimi olduklarını ışıl ışıl parlayan gözlerinden anlardım.

Bu zarif yürekli vatan evlatlarını böylesi bir psikolojiye sokan hali tahmin edebiliyordum. Bir gün önceki yerel gazetede manşete çekilen konu olmalıydı. Haberde başörtüsü yasağının yeniden hortlatıldığı, daha önceki yasaklamalardan dolayı birçok kızımızın Avrupa ülkelerine gitmek zorunda kaldığını, orada halen öğrenimlerine rahatça devam edebildiklerini yazmıştı. Nitekim onları dinledikten sonra da yanılmadığımı görmüştüm. Fakültede başörtüsü yasağı uygulaması başlatılmış ve derse alınmamışlardı. Çok dertliydiler ve maalesef haklıydılar da.

Kendileriyle yapmış olduğumuz sohbetleriden yaptığım analizlere göre okudukları fakültede başı açık birçok yakın arkadaşları olan aralarında hiçbir sorun yaşanmayan, birbirlerine insan olarak değer verme olgunluğunu gösteren vatan evlatlarıydılar.

Hayalleri acımasızca katledilen, istikballeri karartılmak istenen vatan evlatlarından bu üç mazlum can’dan biri olan Nisa Nur’un “Hocam, Karafatmalar, Nene hatunlar ve diğer ecdadımız biz bunları yaşayalım diye mi kurtardılar bu vatanı canları pahasına? Bunların yaptıklarının müstevli Fransızların, İngilizlerin, Yunanlıların yaptıklarıyla farkı ne, Allah aşkına?”diye hıçkırıklara boğularak anlattıklarını dinlerken perişan olmuştum, içimde bir yerlerde çılgın bir heyelan vardı, bir yerler yıkılıyor gibiydi ve içim kan ağlıyordu.

Sözler boğazımda düğümlenip kalmıştı. En güçlü oldukları dönemlerde bile başka inançlara sahip insanlara bile din ve inanç özgürlüğünün ne demek olduğunu bizzat öğreten aziz ecdadın torunlarının ülkesi böyle mi olmalıydı? Bu vatanı nesillerinin Allah(cc)’ın dinini üzerinde rahatça yaşayabilecekleri, namuslarına el uzatılamayacak, değerleri aşağılanmayacak bir vatan toprağı haline getirebilmek için uğruna canlarını çekinmeden feda eden şehidân-ı kiramdan, Şehid kanlarıyla yoğrulan vatan topraklardan utanmış, bu utancın ağırlığıyla başımı yere eğmiştim. Acziyetim hıçkırıklara, hıçkırıklarım gözyaşlarına dönüşmüştü.

Düşüncelerim ve hayallerim ta kurtuluş mücadelesinin verildiği günlere kadar uzanmıştı gayri ihtiyari. Kim bilir belki de mevcut durumdaki utançtan, garip çözümsüzlüklerden kaçmış, bir nefeslik de olsa huzur arayışına çıkmıştı ruhum…

Her yer toz dumandı. Dünyanın birçok yerinden şehvet ve hırsın kışkırttığı bir iştahla kopup gelen emperyalist güçler bir sırtlan sürüsü gibi Anadolu’ya üşüşmüşlerdi. Asırlar boyu gücünün ulaşabildiği her yere adalet, sevgi ve dostluk götürmüş bir milletin evlatları habis bir kuşatmanın içerisinde can pazarındaydı. Hem de çoğunluğunu adaletine şahit olmuş, ekmeğini yemiş, sevgi ve saygısından nasiplenmişlerin teşkil ettiği nasipsizler güruhu tarafından.

Aziz ecdadım vatan topraklarının paylaşılmasını, bu rezil istilayı içine sindirememiş, bu kuşatılmışlığın bütün bir milleti zelil bir tutsaklık veya kölelik batağına doğru çektiğini görmüş uykuları kaçmıştı. Mayası bozulmamış hiçbir can esirliğe, köleliğe, bağımlılık tasmalarına razı olmazdı, olamazdı. Bu necip millet de böyle bir zilleti hiç mi hiç kabul edemezdi. Etmedi de.

Hele İlâhi vahyin insanlığı Habibullah Muhammed(as) nezdinde muhatap alarak izzetlendirdiği son din İslam’a iman ettikten sonra bu asla mümkün olamazdı, olmadı da. Erkeği, kadını, kızı, kızanı akıl ve yürek birliği ederek heyecanla yollara dökülmüştü. Bütün vatan toprakları bir cepheydi ve herkes askerdi. Çünkü İslam özgürlük diniydi; yegâne ilah Allah(cc) tan başkasına kayıtsız şartsız bağlılığı, bedeli bütün bir dünya olarak sunulsa da kulluğu kabul etmeyen ve hatta zillet sayan bir din’di. İslam adalet diniydi, sevgi diniydi, özünde barış ve kardeşlik ruhu taşıyan bir din’di.

İşte bu ruhun kaybedilmesiyle birlikte düşünceler materyalist, kapitalist, sosyalist ve daha bir nice İslam dışı inanç ve düşüncelerden beslenmeye başlamış, böylece sinsi bir kölelik ruhu menfaat yemleri gölgesinde palazlanmaya, yürekleri kuşatmaya başlamıştı.

Gerek içimizdeki gerekse dışımızdaki şer odakları asırlarca bir arada huzur içinde yaşamış ve her türlü mücadeleyi omuz omuza vererek göğüslemiş bu Muhammed Ümmetini araya tefrika sokmadan, parçalamadan yok edemeyeceklerini bildikleri için türlü türlü tezgâhlar kurmuşlardı üstümüze. Yara almıştık her uzvumuzdan, parçalamışlardı bizi sen şusun, sen busun diye ve parçalanmanın tabi sonucu olarak zayıf düşmüştük biz de…

Şaşmaz bir hakikat vardı; zayıf kalan vücudu mikropların sarması mukadderdi. Bu konuda toplumlar da diğer canlılarla aynı yazgıya sahiptiler. Onlar için de, zayıf kaldıklarında hastalık, çöküntü ve nihayet yıkılma kaçınılmaz olurdu. Nitekim yine öyle olmuştu. Koskoca bir cihan imparatorluğu kimi basiretsiz yönetimler, dış mihrakların işbirlikçilerinin fitne girişimlerinin getirdiği öz kültüründen uzaklaşma ve yozlaşma sonucu düşülen batı hayranlığı batağı ile birlikte doğan iç çekişmelerden de ivme kazanarak sonun başlangıcına gelmişti.

Kızların “çok derinlere daldınız hocam” diye uyarmalarıyla kendime gelmiştim. Tabi ki ben hoca değildim; Akşam Orta Okulunu askerlik dönüşü hasbelkader bitirebilmiş birisiydim ama kimi sosyal faaliyetlerde üstlendiğim görevlerden olsa gerek hakkım olmadığı halde bana bu sıfatı hep yakıştırırlardı. Bundan dolayı da “hocam” diye hitabedilmekten hakkım olmadığı için huzursuz olurdum.

Gül Nihal “Hocam bu nasıl iştir anlayamıyorum, aklım almıyor. Kahraman Maraş’ta Fransız kâfirinin bir düşman olarak yapmaya çalıştığını bunlar, yani bizden olan(!)lar hırs ve heveslerinden kaynaklanan birtakım vehimlerin, tabuların arkasına sığınıp, olaya meşruiyet maskesi giydirerek yapmaya çalışıyorlar. Kaderin cilvesine bakın ki hocam onlar bize kucak açıyorlar(!). Biz bunları hak ettik mi, söyle ettik mi hocam !” diye inliyordu adeta. Sesi derin bir teessür travmasıyla parça parça çarpıyordu kulaklarıma.

Aman Allahım! Ne kadar garip bir hadiseydi yaşanan. Bir zamanlar başörtümüze el uzatanlar şimdi kendi insanımızın anlayışsızlığı ve dayatmalarından dolayı ortaya çıkan mağduriyeti gidermeye çalışırcasına ya da başka hesaplarla kapılarını açıyor, okuyabilmemiz için imkânlar sunuyor, hoşgörü gösteriyorlardı. Bu ne acı bir rol değişikliğiydi böyle?!.. Çıldırmak işten bile değildi…

Ülkesini seven insanların yapabileceği bir cinayet değildi bu. Bu ülkenin insanının gelişmesinin, yetişmesinin önüne kolayca kabullenilemeyecek engeller koyarak geleceği tıkamak. Demokrasi ve laiklik üzerinden din düşmanlığı yapmak. Ve hatta demokrasi ve laikliği bile utandırırcasına adı konmamış bir krallık peşinde koşmak. Anlaşılır gibi değildi; böyle yapınca sistemin başı göğe mi eriyordu. Daha mı saygın bir konuma oturuyordu acaba, öyle mi sanıyorlardı gerçekten?!… Ya da yüreklerindeki inkar ve hırs basiretlerini mi bağlamıştı?!….

Hatice de bir şeyler söylemek için sabırsızlanıyor gibiydi. Onları anlıyordum. Üçü de dopdoluydu. Yürek yangınlarını dindirebilmek için birileriyle paylaşmaya çok ihtiyaçları vardı. Bunun için yüreklerinde seçilenlerden birinin de ben olmam bana onur veriyordu ama derman olamamak insanı kahrediyordu.

Heyecan içinde “Hocam” diye söze başlamıştı Hatice. “Nedir bu bizim başımıza gelenler anlayamıyorum. Neredeyse yarım asırı aşkın bir zamandır başımız dertten kurtulmuyor. Önce yıldızlarımızı topladılar göğümüzden bir bir / surat astılar hilalimize / sonra sıvamaya çalıştılar güneşimizi balçıklarıyla / kara bir ihanetti arzuları / sinsi sinsi saklayarak niyetlerini / hınç beslediler filizlerimize…” teessürle anılan dıramatık bir tabloyu anlatmasına rağmen sözlerinde tatlı, şiirsel bir ahenk ve akış vardı. Okuduğu fakülte ve alanını sevmesinin ve hatta alanına aşık olmasının etkisi olmalıydı bu durum. Sonra daha başka bir tabloyu seyrediyormuş gibi gözünü uzaklara, tâ uzaklara dikercesine sürdürmüştü sözlerini;

Oysa, ararken yitik sevdamızı / birlikte koşmuştuk ufuklara / aç, açık oluşumuza aldırmamıştık / aldırmamıştık kara, yağmura / gece, gündüz birlikte düşmüştük yollara / haram etmiştik uykuları gözlerimize…

İman ve vatan’dı mefkûremiz / adalet ve huzur’du / özgür olmaktı dileğimiz / zalimlerden başkasına kini silmiştik lügatimizden / bir muhabbet ikliminde ıslanmaktı gayemiz / sevgiden gayrı muska takmamıştık yüreğimize…

Kadınlarımız, kızlarımız, kızanlarımız / ve tüm canlarımız / yolunda olabilmek için yollardaydı gece, gündüz / hiç yılgınlık sinmemişti / tahammüle tutkun izlerimize…” dedikten sonra, gözlerinden süzülen hüzün damlalarını mendili ile zarifçe kurulamaya çalışarak “hocam! Ecdadımızın yaşadığı bu kardeşliğin, bu dayanışmanın, bu özverinin bize ulaşan meyvesi bu mu olmalıydı, bu günleri de mi görecektik, nasıl geldi bu insanlar bu hale, deli olacağım hocam, valla deli olacağım!” diyerek yeniden hıçkırıklara boğulmuştu.

Onları yatıştıracağım yerde tablonun vahametinden dolayı kendime hâkim olamamış ben de ağlamaya başlamıştım. Biliyordum; ağlamak çare değildi, ama sanki her bir hıçkırık, gözlerimizden süzülen her bir damla yaş o an duanın kıblesine doğru kanatlanan birer yakarış gibiydiler.

Bizi o hissiyat ikliminden çekip alan Nisa Nur’un sesi olmuştu. “Bu bizim yitik sevdamızdır artık arkadaşlar, bu sevdamıza kavuşabilmek için yılmadan, yıkılmadan aramak, mücadele etmek zorundayız” diye başlamıştı konuşmaya. Yüzüne baktığımda tatlı bir şaşkınlığa düşmüştüm. Çünkü o’nu hiç böyle görmemiştim. Adıyla müsemma nur gibi bembeyaz yüzü ağladığından olsa gerek al al olmuştu, beyaz, uçuk pembe karışımı nadide bir gülü andırıyordu.

Ama bu bir aldatmaca, büyük bir haksızlık bu, adamlara bak ya; yasağın nedeni neymiş efendim -bölünme olur, çatışma çıkar, huzursuzluk doğar” endişesiymiş-. Hayret valla; biz başı açık, kapalı demeden kardeşçe paylaşıyoruz bulunduğumuz tüm zamanları ve ortamları. Aslında huzursuzluk ve karışıklık adamların kafasında. Olmayan şeyi varmış gibi göstererek toplumu geriyorlar hocam, o kardeşlerimizi vesile kılarak, onların üzerinden saldırıyorlar bize, bu “ne yavuz hırsız” çıkışı böyle Allah aşkına?!…

Nisa Nur’un bu sözlerinden sonra Hatice tarihi bir yarayı, ihanet içeren bir gerçeği, bir arkadan bıçaklanmayı, bir kardeş(!) kurşununun can yakan sancısını dillendirircesine hüzünlü bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı “Onlar maskeleriyle beslendiler / semirdiler tuzaklarıyla / krallıklar kurdular korkular üzerine / biz ise can kaygusuyla sindik / tutsak düştük vehimlerimize / sonunda zelil bir baht ile / kapkara bir utanç düştü nasibimize…

Sinsi ayak oyunları / çok yüzlü maskeler / ve efsunlu tuzaklar / özgürleştik özümüzden / çetin bir savruluşla / ve terk edip kaçtık ruhumuzu / gayri meşru çocuk misali / derin bir gaflet girdabında / yitirdik ruhumuzla birlikte özümüzü / gelemedik kendimize…

Artık bir çerağ yakmak / ya da ışık ışık yanmak vaktidir / vazgeçerek; sırt dönmekten kendimize / doğmak vaktidir umudun ufkundan / bir güneş gibi / kutlu bir sefer ve tahammül teriyle arınıp / yüz akıyla yürümek vaktidir rabbimize…” diyerek susan Hatice bir şeyler söylememi beklercesine, sorgulayıcı bir şekilde gözlerime bakmaya başlamıştı.

Sıkıntılı bir durumdaydım. Bir şeyler söylemek kolaydı, dinleyerek paylaşmak kolaydı, ya yapmak, ya taşın altına elini koymak!.. İnsanın olaylara güç yetiremediği, etkin bir şekilde müdahil olamadığı noktalarda bu sorunun cevabını verememenin ezikliği en büyük işkencelerden biriydi. Onlarla genelde bütün hayatı ve olayları ilgilendiren özelde ise konuya yönelik düşüncelerimi genel ifadeler olarak paylaşmaya çalışmıştım dilim döndüğünce;

İnsanı ilgilendiren ve menfaat çatışmasının olduğu tüm alanlarda mücadele süreçleri boyunca kimi uysal koyun tabiatlı insanların boyunları çekildikçe uzamakta, uzadıkça çekiştirilmekte, öyle ki; insan kendisini görmekten, anlamaktan aciz hale getirilmektedir. Kimi boyunların ise koyunlaşmayacağını, sürüleştirilemeyeceğini en onurlu şekilde, dik durarak haykırdığına şahit olmaktadır insanlık.

Zulmün şirretleştiği, hakikatin şahidi olmayı sürdürenlere hayat hakkı tanımadığı nice karanlık dönemler yaşamıştı insanlık. Böylesi durumlarda yiğit yürekler bunun bir zillet olmadığını, mücadele ruhunun başlı başına bir izzet olduğunu, hak elde edilemese bile ulaşılan sonucun mücadele ruhunun açık bir zaferi olduğunu, esas yenilginin dünyalara sahip olunsa bile baş eğmek, vicdanını susturmak, pörsümüş bir yüreğe sahip olmak olduğunu yılmadan haykırmışlardır çağlar boyu.

Bir İlâhi kuraldır ki; bir toplum kendisini (müspet veya menfi alanda ki girişimleri ile) değiştirmedikçe Allah(cc) onların durumunu, konumunu değiştirmez. Yani genel ilâhî ihsanların dışında hiçbir hak kendiliğinden gelmemiştir insanın sofrasına.

Benimseme, inanma, sahip olma mücadelesi, gereğince verildiği halde (bir sınav sebebi olmaksızın) hiçbir değer kendiliğinden elden çıkmamıştır. Hiçbir değer de durup dururken neşet edip gelişmemiştir. Her bir değer ve konum bir emeğin, bir özveri ve cehdin ürünüdür. Fıtratta var olan değerlerin bile yaşanılabilmek, hayata katkılar sunabilmek için hep emek istediğine şahit olmaktayız.

İnsanın kendisine saygı duymayı gündemine alması gerekmektedir emek hırsızlarının, inanç ve düşünce arsızlarının zulüm karlıklarından kurtuluşu düşleyebilmek için.

Şer saltanatlarının sallanabilmesi için mazlumların ve mahrumların kıpırdanması, silkinmesi gerekmektedir.

Zillet bataklarında sürünmekten kurtulup izzetin doruklarında yer edinebilmek için tırmanışın getireceği mahrumluk ve tehlikeleri göze almak gerekmektedir.

Bütün bir yeryüzü habis bir oyunun farklı aktörler marifetiyle sahnelendiği küresel bir arena gibidir. Bu oyunun bozulabilmesi için özgürlükçü ruhların yiğit sayhalarına kulak, gönül ve emek vermek gerekmektedir.

Bir toplumun millî ve mânevî damarlarını kurutmak kolay bir hadise değildir. Yıllar hatta asırlar gerekebilir bunun için. Kül altındaki köz gibi bir nefes bekler kimi zaman bu duygular. Bir rüzgâr bekler umut ufkundan esecek. Zamanında ve kıvamında esecek bir rüzgâr. Ruhları diriltecek bir hayat rüzgârı.

Bu rüzgârı estirecek sayha hangi yürekte, hangi hançerede, hangi dudakta hayat bulursa o hem dünya da, hem de ukbâ’da ölümsüz bir hayat bulmuş demektir.

Hak sahipleri hakların kolay elden çıkarılacak harcıâlem değerler olmadığı bilincini kuşandıkları zaman rüzgâr tersine dönecek ve dünya bir zulüm arenası olmanın zilletine mekân olmaktan kurtulmuş olacaktır.” Demiş ve benzeri kimi şeyler de paylaşmıştım onlarla…

Benim sustuğumu anlayanGül Nihal arkadaşlarına dönerek “Hocamızı duydunuz kızlar, başka çaremiz yok, İnanç ve değerlerimizden hiçbir dünyevi çıkar için vazgeçmeyecek ve mücadele bayrağımızı son nefesimize kadar taşıyacağız. Zalimler bir gün nasıl bir sarsıntıyla sarsılacaklarını, mazlumlar da mücadelelerinin sonunda hak edilmiş zaferlerini göreceklerdir inşallah,” Dedikten sonra yerinden kalkmış ve “Hocam bize zaman ayırdığınız, dinlediğiniz ve yüreklendirdiğiniz için teşekkür ederiz, iyi ki varsınız” diyerek ayrılmışlardı…

Arkalarından karmakarışık duygular içerisinde bakakalmıştım..

Gelişen olaylar, çözüm yolları ile ilgili düşünceler ve akabinde doğabilecek olumsuz gelişmeler hususundaki endişeler beynimi rahat bırakmıyordu. Bu milletin özüne ihanet eden, ya da ihaneti düşünmeksizin de olsa gaflet ve dalaletinden dolayı böylesi şedit yanlışlıklara sebep olan insanlar mutlaka, ama anlayabilecekleri bir dille mutlaka uyarılmalı ve arındırılmalıydı.

Haksızlıklara sessiz kalmayan, zalimlere ve işbirlikçilerinin tehditlerine minnet etmeyen yiğit vatan evlatlarının özgürlük ve adalet sayhalarını susturabilmek için karanlık zihinler tarafından, izbe mekanlarda başlarına sinsi sinsi örülmeye çalışılan çoraplar el birlik boşa çıkarılmalıydı, ama nasıl?!…

Akıl almaz bir şeydi yaşanılan veya yaşanılması dayatılan durum. Daha altmış, yetmiş yıl önce birbirleri ile her türlü zorluğa göğüs gererek istilacı emperyalistlere karşı can siperane mücadele veren insanlardan geriye kalan bu nesil de neyin nesiydi böyle?!…

Et tırnağa başkaldırmış, kendisini koruyan, muhafaza eden kalkanı kırmak, ondan kurtulmak istiyordu. Hakeza; kan da damara düşmüş, muhafaza perdelerini bilinçsizce yırtarak ondan kurtulmak, kokuşturan ölümcül bataklara dökülmek hevesindeydi!…

Bu gaflet zincirlerini kıracak, haksızlıkları, bu şirretliği ortadan kaldıracak ateşin kıvılcımını ateşleyecek yeni sütçü imamlara mı gerek duyacaktı bu millet yoksa?!…

Ama nasıl ve kime karşı?!…

Aman Allahım!… Ne çözümsüz bir bilmeceydi böyle?!…

Efendi! Çayın soğuyor, daldın gittin yine, nerelerdesin?!…” sözleri ile kendime geldiğimde, hanım’ın yüzüme garip garip baktığını fark etmiştim.

Televizyonda haberler devam ediyordu.

Çayımdan bir yudum çekmemle birlikte müthiş bir öksürük krizine tutulmuştum.

Boğazıma tıkanan çayın etkisini atlatana kadar gözlerim yaşa boğulmuştu…


Yorum bırakın

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin