FUNDA ALMAÇ ÇELİK, BİŞNEV DERGİ 1.SAYI YAZ 2021
Van Gölü’nün, gökyüzüne uygun renklere büründüğü, yol boyu muhteşem görüntüsüyle görenleri büyüleyen bir ilçeye veteriner hekim olarak atanalı henüz dört ay olmuştu.
Görev yerim iş bakımından oldukça yoğun… Her iş bitimi başka bir işin başlangıcı olur. Çoğunlukla araziye çıkar, rutin olarak büyükbaş ve küçükbaş hayvan kimliklendirme, aşılama ve sağlık taramaları yaparız. Gün de bir sağlık çalışanı nöbetçi olarak ilçe müdürlüğünde kalır ve gün içerisinde gelen vatandaşların iş ve işlemlerini yapar ya da yazışmalara dair evrak tanzim eder. Her yıl, bahar aylarında ilçeye gezginci arıcılar gelir, arılı kovanlarını konaklatmak için bize dilekçe ve beraberinde getirdikleri evraklar ile başvururlar. Bu kadar koşuşturmada bize eşlik eden ve en az bizim kadar çalışan aracımızı da unutmamak lazım…
Mevsimlerden bahardı, muzip kuş cıvıltılarının duyulduğu, mis gibi çiçek kokularının yayıldığı bir gün… Güneş pencereme vuruyor, yanağımda tatlı bir sıcaklık hissediyordum. Erik ağaçları beyaz beyaz çiçekler açmış, adeta doğanın güzelliğini katmerlendiriyordu. Az öteden beyaz bir kelebek bir karahindibaya konmak üzere kanat çırpıyordu.
Tam ben doğanın bu müthiş senfonisine kapılmışken, bir anda dikkatim meslektaşlarımdan birinin yaşlı bir amcayla olan konuşmasına kulak kesilmemle dağıldı. Yaşlı amca gezginci bir arıcıydı. Uzun boylu ve iri yapılı bu amca, kafasında saman sarısı renkte keçeden bir takke, sırtında omuzlarından diz kapaklarına kadar uzanan aynı renkte kaşeden bir gocuk, üzerinde bacaklarını saran gri renkte kumaştan ütüsüz bir pantolon ve ayaklarında kocaman siyah çizmeleriyle içten ve sıcak bir Anadolulu görünümü veriyordu.
Arılı kovan desteklemesinden faydalanmak için şubemize bir dilekçe vermiş ve işinin bir an önce hallolması için arkadaşa baskı yapıyordu.
– Arılarımın tespitini şimdi yapsan olmaz mı, oğlum? diye sordu kendinden emin bir ses tonuyla.
– Olmaz amca, diye karşılık verdi arkadaş.
– Neden olmaz? diye diretti yaşlı amca.
Arkadaş, gözlüğünün üstünden amcaya bakarak:
– Çünkü işlerimiz çok yoğun, belli bir sıraya ve düzene göre çalışıyoruz. Hem şu an aracımız görevdeki arkadaşlarda. Ne ile gideceğiz tespite?
– Seni cebime koyup götüreyim, olmaz mı? diye gülümseyerek baktı amca.
İşlerin yoğunluğu arasında bunca baskı altında kalan arkadaş sinirlenmeye başladı ve:
– Dalga mı geçiyorsun amca? Ben senin cebine nasıl gireyim? Bırak da işimi yapayım. dedi.
Yaşlı amca ayağa kalkarak:
– Yüce Allah (C.C.) o kadar büyüktür fakat küçücük bir kalbe sığıyor. Ey insanoğlu! Ne diye büyüklenirsin ki benim cebime giremeyeceksin?
Diyerek tüm bakışları üzerine çekti. Bu son söylediği cümle başta ben olmak üzere herkesi etkilemiş olmalı ki, odadaki çiftçisi ve memuruyla hepimiz amcaya hayretle baktık.
Kimdi ki bu amca? Ya da biz kimdik? Ne idik? Ne için dünyaya geldik? Kafamda soyut ve somut kavramlar birbirine girdi. Uzun bir tefekküre daldım. Bir süre bu son cümle üzerine düşündüğümü hatırlıyorum. Ki kendime geldiğimde yaşlı amca ile personel arkadaş çoktan tespitten dönmüşlerdi.
