MAHMUT CİHAT
Ve biz başaramadık. Evet, hiçbir şeyi…
Daha hayatın başlama düdüğünün ardından maçın ilk saniyelerinde kalesinde gol gören bizler başaramadık. Uçmayı öğrenmeden göçmeye mecbur bırakılan kuşların çoğu gibi. Başaramadık… Yüzde birlik dilime giremeyenleriz biz. Kaderi öncesinden tayin edilen, nerede tökezleyeceğini kendi de bilen ama cahil cesaretiyle bir umut yine devam edip yine yeni yeniden başaramayanlarız biz. “Bundan olmaz” cümlesindeki zamirin gizlediği sır, biziz.
Hep bir şeylerin müsebbibi, edilgen kalmak isterken etkenliğe itileniz biz. Marifeti zerafetten yoksun, cesareti cahillikle bezeli olanız biz. Var olma kaygısını en çok hisseden ve bu denli hissi meşakkate katlanırken dışarıdan görünüşü buz dağından farksız olanlarız biz. Anlayan ama anlatamayanlarız. Cümleleri birbiri ardına inci gibi dizsek de var oluşumuzun bize vermiş olduğu çehreden ötürü tesir mesafesi sınırlandırılmış olanlarız biz.
Görülmeyen değil görülmek istenmeyen, duyulmayan değil duyulmak istenmeyen, konuşmayan değil konuşması istenmeyeniz. İkinin biri olamamış; birin, ayrıksılığın, yalnızlığın vücut bulmuş haliyiz biz. Hayatta hep ağır dram filmlerini en ön koltuktan izleyip, gözyaşlarını çoğu kez yanaklarından değil gönül kıvrımlarından dökenleriz biz. Koşulların, hayat standartlarının, şartların muhatabı olanlarız. Sırttaki kambur, saçlarda istenmeyen beyazlık, çoraptaki yırtık, ayakkabının altındaki sakızız biz. Yazı kış, ilkbaharı sonbahar olan bir ülkede yeşermenin hayalini unutan ağaçlarız biz. Kaldırımda neden orada olduğunu bilemeyen, ait olmadığını düşündüğü zemine ayak uyduramadığı için hep tekmelenen, yediği tekmelerden ötürü kayıp-olan, kaybetmiş-olan, kayıp-kalmak isteyeniz biz.
Bu metni dahi “ama” gibi bir umutla bağlamaya takati olmayan, amaların bir temenniden yalancı bir rüyadan öteye gitmeyeceğini bilenlerdeniz biz. Peki ya siz kimsiniz?
