SERHAT YAHYAOĞLU

Kurt puslu havayı sever. Hedefteki, yanı başına yaklaşan sinsi ayakları fark edemez. Görmekte, işitmekte öyle kolay olmaz derin nefesleri. Kurdun avını enselemesi için yeterli zaman ve plan vardır artık. Adım adım yaklaşır avına.
Koca sokakta tek başına adımlarının çıkardığı ‘tak tak’ seslerini dinleyerek yürüdü. Aklında kurdun hedefine adım adım yaklaşması ve bir anda genç ceylanı kanlar içinde yere sermesi canlandı. Gri bulutların yeryüzüne indiği, puslu havanın içinde kaybolunduğu günlerde kurdun canavarca ruhunun nasıl gizlendiğini, bir dahaki sefere tekrar harekete geçinceye kadar yani av buluncaya kadar, pençelerini içine çekip, gözlerini pusun içine seyirtmesine tanık oldu.
Yağmurun yağmakla, yağmamak arasında tereddüdün teneffüs edildiği şehrin sokaklarında evlerin, ruhu çekilmiş, içine kaçmış, hayat rengi solmuştu. Camların sıkı sıkıya kapatıldığı, balkonlarında tek tük unutulmuş çamaşırların hayat olarak kendini belli ettiği sokakların arasında avına giden bir kurttu sanki.
Adımlarını su birikintilerinin kenarlarına denk getirmeye çalışan, siluetinin yansıdığı, kapkara asfaltın üzerinde, kendi gölgesinin irkintisini hisseden biriydi.
Her zaman geçtiği şu sokakların ruhunu daralttığını, gözlerinde her an harekete geçecekmiş gibi duran çarpık birer hayalet olduğunu seziyordu.
Adımları onu bildiği, ezberlediği, on beş yılını geçirdiği, merdiven basamaklarının bile sayısını öğrendiği o iki katlı eve götürüyordu.
Hava gri, her yer kara.
Sessizlik…
Şehrin sokaklarının üzerine bulutların adeta çöktüğü, derin bir sessizlik var. Sessizlik ürkütücü. Bu sessizlik ürperticiydi. Birazdan olacakların, çıkacak gürültünün, vaveylanın, ağlama seslerinin, ambulans sireninin acı acı bağırmasının habercisi miydi? Bu kadar sessizlik hayra alamet olabilir miydi? Yoksa sukûtun, huzurun sessizliği olsa içinde bu kadar kıpırtı, endişe, yürek darlığı hisseder miydi?
Köşeyi döndüğünde evi gördü. Kırmızı tuğlalı evin üstüne kara bulutların gölgesinin kapladığını sandı bir an. Yağmurdan ıslanmış tuğlaları daha da kararmış, iç sıkıntısının insanın yüzüne vurduğu gibi duvarların sathına yayılmıştı. Yoksa gördükleri kendi iç dünyasının karabulutları mıydı? O hep hissettiği gölgeler kendi dünyasının karartıları mıydı? Gözlerinde kara bir gözlük mü vardı? Hissiz bir duygu elbisesi mi giymişti?
Soğuk bir esinti geldi kuzeyden. Ceketinin yakasını kaldırdı. O sırada demirin buz gibi tenine battığını hissetti. Ne diye almıştı onu?
Tahta sapı belini ağrıtmıştı. Kendi korkularının güvencesi miydi? Sıkıntısını onunla savacağını mı düşünmüştü? Sivri uçlu, keskin yüzeyiyle soğuk demir hangi sorunun ötesinden gelebilirdi ki? Kendi yüreğine güvenmeyen, iradesinin hiçliğine batmış bir el, onunla çözüm bulabilir miydi?
Bilmiyordu cevaplarını. Bilmiyordu hiçbir şeyi.
Bir bilinmezlik içinde boğulup gittiğini de bilmiyordu. Kendini de bulmuyordu, karısını da, çocuklarını da. Ruhu içinden alınmış bir ceset gibi, gidiyordu işte. Güya sorun çözmeye gidiyordu. Problemlerini halletmeye gidiyordu. Eşiyle olan anlaşmazlıklarına, kavgalarına bir son vermeye gidiyordu. Ama bu gidişat, beldeki bıçak, pek de hayır değildi.
Evin on dokuz basamaklı merdivenine çıkarken buğulanmış camlardan, içerdeki hayat belirtisi sızıyordu. Zile basmadan önce son bir kez derin nefes aldı. Soğuk hava gergin vücuda oksijen taşıdı. Fazla beklemedi, kapıyı kayınvalidesi açtı. Bir söz çıkmadı, sadece gözler konuştu. Bekleniyordu belli ki!
İçeri girdi. Salon ya da hol, eski evlerin girişindeki antre. Soba yanıyor, iki kanepe ve iki koltuk artık eskimiş ve kendini zamanın ötesine salmış bir vaziyette günlük hayattan çoktan kopmuştu.
Kanepenin ortasına oturdu. Aslında yığıldı demek daha doğru olur. Vücudunun üzerindeki tonlarca ağırlıkla çökmüştü divana. Kayınvalidesi mutfak kapısından çıkarken, aradan geçen iki-üç dakika sanki yıl gibi geldi. Yalnızdı. Anlaşılan çocuklar evde yoktu. Belki o gelecek diye bir yerlere gönderilmişti. Her zaman geldiklerinde yattıkları odadan çıktı eşi. “Hoş geldin!” dedi fısıltıyla.
Meltem, diyebildi sadece.
“Ali çok ısrar ettiğin için kabul ettim. Ama bu son görüşmemiz. Ve ben bir daha görüşmek istemiyorum.” dedi kadın.
“Meltem, şu boşanma işinden vazgeç. Evine dön. Haydi hazırlan gidelim şimdi, olmaz mı?”
“Ali sen beni neden anlamak istemiyorsun, mutlu değilim, öfkeni benden çıkarıyorsun, çocuklar bile beni dövmeni anlayamıyor, canımı yakıyorsun ve şimdide gidelim, ‘kaldığımız yerden devam edelim’ diyorsun. Ah Ali! Seni sevmiştim… Ama artık sevmiyorum. Boşanmak ve kendime yeni bir hayat kurmak istiyorum.”
Yağmur şiddetini arttırmış, hava daha da kararmıştı. Sokak lambaları yandı. Ve gün akşama döndü. Karanlık an be an geldi. Ali’nin öfkesi de kabarmaya başladı.
Günlerdir zihninde dönen cümleler, Meltem’e ikna için söylenecek kelimeler buhar olup uçtu.
Ali’nin sesi yükseldi önce.
“Ne demek dönmüyorum, ben Ali’ysem sende evine döneceksin.”
“Ali bak, güzel güzel halledelim bu işi. Boşanmak hayatın sonu değil. Çocukları da göreceksin, onlar senin çocukların. Ama ne olur bana yeniden Cehennemi yaşatma. Bak hiç ‘düzeleceğim Meltem’ diyor musun? Ah Ali, demiyorsun işte.”
Ali’nin öfkesi, kontrolden çıkmış bir araba gibiydi. Bir o yana bir bu yana savruluyor, direksiyon artık kontrolü olmayan yuvarlak bir simitten öte bir işe yaramıyordu.
Sesler yükseldi. Kavgada yumruklar sayılmazmış. Ali ne kadar heybetli ve ceberrut olduğunu kanıtlamaya gelmiş bir aslandı sanki.
Bağırışlar, hakaretler havada uçuştuğunda artık her şey için çok geçti. Kanı beynine sıçramış, öfkesi gücü olmuş Ali’nin vücuduna sivri şey battıkça eli ceketinin altına gidiyor, fakat sözler henüz bitmediğinden elini belinden çekemiyordu.
Olanlar o birkaç dakikada oldu.
Terlemiş eli bıçağı çekmiş, on beş yıllık karısıyla arasında sivri ucuyla bıçak, dehşeti gösterivermişti.
Kaç kere salladığını bilmiyordu. Bir zamanlar “Gözlerinin rengine bayılıyorum!” dediği Meltem’in gözleri fal taşı gibi açılmış, şaşkın ama daha çok acıyla bakıyordu.
Kadının beyaz tunikinin karnında kırmızı leke her geçen saniye büyüyordu. İki çocukları da sezaryenle doğmuştu. Meltem doğum sonrası günlerce karın ağrısı çekmişti. Ameliyat izleri hiç silinmemişti. Ve o ameliyat yerlerinin hemen üzerinde bıçağın kestiği derin yarıklardan bağırsakların, midenin acı iniltileri geliyordu şimdi. Elini karnına, yaranın üzerine bastırmış Meltem’in elleri de kıpkırmızı kan olmuştu. Düğün günü, kına gecesinde Meltem’in ellerine yakılan kınaların kokusu yoktu şimdi.
Kınayla kan arasında bir hayat.
‘Neden’ dedi, Meltem, ‘neden?’
“Ya benimsin, ya kara toprağın!”
Ya ben senin malın değilim, ben senin karınım derse ne diyecekti?
Elinde kanlı bıçağı, karşısında eşi. Mutfak kapısından feryatlarla çıkan bir anne ve halıya düşmüş bir kadın. Söz kesilmiş, dilinin mecali kalmamış, kanın, beyaz elbiseyi kırmızıya boyadığı evin tam ortasında bir cinayetin ta kendisi duruyordu.
İşte ölüyordu.
Yıllarca ‘aşkım’ dediği kadın.
Yatağını paylaştığı, hayatını paylaştığı kadın.
Ona iki evlat veren Meltem, işte halının ortasında son nefesini verecekti birazdan.
Şimdi gidip, soğuk evinde istediği gibi tek başına yaşayabilirdi. Artık barışma çabasında olacağı bir karısı, eski karısı olmayacaktı.
Karısının kanları ellerindeydi, ceketine gömleğine bulaşmıştı. Bıçağı tuttuğu eliyle terleyen alnını sildiğinde yüzüne de kan bulaştı. Zaman donmuştu. Karısı gözünün önünde ölüyordu. Elinde kanlı bir bıçak, başında bekliyordu.
Feryatlara komşuların ayak sesleri eşlik etmeye başladı.
Kapı vuruluyor, hızlı hızlı.
Korkulu gözler, ağlaşmalar, ‘imdaaat’ sesleri, ambulans çağırın bağırtıları, polis diyenler…
Gümbür gümbür… Sesler o kadar çoğalmıştı kı bir anda fırladı yerinden.
Yüzünden ter fırlamış, soğuk odanın içinde, yatağında ateşe atılmış biri gibi yanmıştı sanki.
Gözlerini açtı; ama gümbürtü devam ediyordu. Ellerine baktı, kanlı bıçağı neredeydi? Halının ortasındaki Meltem neredeydi? Sokak kapısı kırılacak gibiydi. Son bir hamleyle kalktı, sendeledi… Kapıyı açtı.
Saçları darmadağın, gözleri uykudan şişmiş ve kızarmış Ali’yi görünce korkuyla sarsıldı kapıdakiler. “Ali” dedi birisi. “Öldün zannettik. İki gündür göremeyince, korktuk.”
‘Uyuyordum’ diyebildi sadece.
“Ne uykuymuş seninki de!”
Kapıyı kapattığında elleri hâla titriyordu. Yatağına gitti. Uzun uzun düşündü. Az önce yaşadıklarını an be an tekrar düşündü. Korkularıyla yüzleşti. Karanlık çökmüş odanın içinde kaç dakika geçirdi, bilemedi.
Cep telefonuna uzandı. Çevirdiği numara ‘bir tanem’ diye kayıtlıydı.
Meltem dedi, kısık bir sesle.
“Bugün geleceğimi söylemiştim. Şu ayrılık meselesini bir kez daha konuşalım istiyordum.”
‘Evet’ dedi, karşıdaki kadın.
“Bugün gelmesem olur mu?”
‘Tamam’ dedi Meltem.
“Bir sorun çıkmadı değil mi?”
Karısından aylardır ilk defa kendini merak eden bir cümle duymuştu.
“Şey, senin dediğin gibi olsun. Bir müddet görüşmesek iyi olacak. Evliliğimizi belki böyle kurtarabiliriz. Sen ‘olmaz’ dersen de ne diyeyim zorla seni ikna edecek halim yok. Ben… Kendim için biraz düşünmek istiyorum.”
“Tamam nasıl istersen.”
“Şey, sesini duymak her ne olursa olsun yine de çok güzeldi Meltem.”
Telefon kapandı bu sözle.
Yatağına oturdu, biraz önceki kötü rüyanın derinliklerinde kanının donduğunu hissetti.
“Ya rüya olmasaydı?” sorusunu kendine sormaya cesaret edemedi.
Yeniden başlayabilir miydi?
Hataları telafi etmek için hiçbir zaman geç kalınmış sayılmaz. Aynaya baktığında sanki yeni bir Ali’nin çehresi doğuyordu.


“CİNAYET” için bir cevap

  1. Hüseyin İbiş Avatar
    Hüseyin İbiş

    Geri dönülmez bir hata yapmadığımız müddetce küçük hataların telafisi mümkündür fakat geriye dönülmesi mümkün olmayan bir hata yaparsak o hata hiçbir zaman telafi edilmez Ali’ye de görmüş olduğu rüya hayatının en önemli dersini vermiş oldu

    Liked by 1 kişi

Hüseyin İbiş için bir cevap yazın Cevabı iptal et

BİŞNEV DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin