RABİA İLHAN
Depremler, sadece binaları yıkmakla kalmaz; insanın ruhunu da derinden sarsar. Yıkıntılar arasından çıkan insanlar, yalnızca fiziksel enkazın değil, duygusal bir enkazın da altında kalır. Maddi kayıpların yanı sıra, ruhsal olarak hissedilen fakirlik duygusu, insanın kendini mahcup hissetmesine ve bir tür eziklik psikolojisine kapılmasına neden olabilir.
Özellikle yoksul kimselerin başından geçen bu afet, zaten zorlu geçen yaşama bir de dev engeller koyar. Geçim sıkıntısı yaşayan bireyler bir de evsiz kalmanın yüküyle boğuşmaya başlar. Bu durum da beraberinde toplum içinde kaybolmalarına sebebiyet verir. Oysa ki bir felaketin ardından yaşanan yoksulluk, kişisel bir başarısızlık değil, doğal bir sürecin sonucudur.
Olumsuzluk silsilesinin ardından bireyler kendilerini yetersiz ve güçsüz hissetmeye başlar. Dönen bir çarkın değil içerisinde olmak yanından dahi geçemeyince mahcubiyet zirveye ulaşır. Hayata bir kere geliyor ve maddi kaygılarla savaşırken ömür tükeniyor.
Toplumumuzun kendinden olmayanı dışlama, hor görme, iğneleme gibi sergilediği tutumlar karşısında psikolojik olarak bireyler ezik hissediyor. Bu durumun yanlış olduğunun hepimiz farkındayken üsten bakmaya devam edebiliyoruz. Karakter ve kişiliğin tam olgunlaşmaması üzerine sergilenen bu davranışlar aslında karşımızdaki kişilerde büyük yaralara sebep oluyor.
Unutmamalıyız ki, bir felaket sonrasında hayatta kalanlar güçlü insanlardır. Yıkıntılar arasından çıkıp hayata devam etmek bile büyük bir başarıdır. Mahcubiyet yerine dayanışmayı, eziklik yerine umudu büyütmeliyiz. Çünkü afetlerden sonra toparlanmanın en önemli anahtarı, birbirimize uzattığımız sıcak bir eldir. Belki de sadece samimiyettir.
Yazının sonunda klasikleşen bir şiir dizesi bırakarak bugünlük buraya kadar diyorum:
“Bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına
Ölümden anlayan, ciddi bir yaprak
Unutulacak diyorum, iyice unutulsun
Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.”
